6 Haziran 2012 Çarşamba

Çikolata Kalbe Yarar


Çikolata binlerce yıldır insanlar tarafından sevilerek tüketilen bir yiyecek. Kökeni Güney Amerika'ya Azteklere kadar uzanır avrupa ve asyada tüketimi ise coğrafi keşiflerden sonra başlar.

Gerek sıvı gerek katı hali tüketenlerin ruh hallerinde olumlu değişiklikler yapan bir yiyecektir çikolata. Ancak fazla miktarlarda tüketilmesi elbette vücutta yağ birikmesine ve şişmanlığa neden olabilmektedir.

Oysa kararında tüketildiğinde ve %70 ve üzeri kakao ihtiva eden çikolatalar tercih edildiğinde sağlık açısından oldukça yararlı bir besin haline gelmektedir.

Örneğin yapılan bir araştırma günde 25-40 gram arası tüketilen koyu/bitter çikolatanın (%70 ve üzeri kakao ihtiva eden) stres hormonu ve kaygıya neden olan ruhsal etmenleri azalttığını gösteriyor.

Çikolatayı insan sağlığı için yararlı hale getiren temel unsur, kakao içinde bulunan antioksidan özellikli flavonoidlerdir. Bu nedenle sütlü çikolatanın, beyaz çikolatanın, içine şeker ilave edilen çikolataların ve çikolatalı tatlıların sağlık için yararlı olduğunu söyleyemeyiz. Kakao içeriği ne kadar artar ve acılaşırsa sağlık için o kadar yararlı hale gelmektedir çikolata.

Kolon kanseri ile mücadelede, kalp damar hastalıklarına karşı mücadelede ve yaşlanmanın geciktirilmesinde de kakao içeriği yüksek olan çikolatanın yararlı olabileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur.

San Diego Eyalet Üniversitesinin son çalışması günlük 50 gram bitter çikolata tüketiminin kalp damar hastalığı riskini azaltabileceğini gösteriyor.

Yapılan 15 gün süreli çalışma sonunda, günde 50 gram %70 üzerinde kakao içeren bitter çikolata tüketen katılımcıların kan glilkoz seviyelerinin ve kötü huylu kolesterol(LDL) seviyelerinin azaldığı gözleniyor.

 Araştırmacılar bitter çikolata tüketiminin kalp damar hastalığı riskini azaltabileceğini ancak günde 50 gramdan fazla tüketilmemesi gerektiğini belirtiyorlar. Günde 50 gramdan fazla tüketilmesi yağ ve kalori artışına ve kilo alımına neden olacağı için yarar yerine zarar vermeye başlayacaktır. (Hong, 2012)

Kilo kontrolü ve sağlıklı yaşam açısından eğer kendinizi kontrol edebileceğinize inanmıyorsanız her gün çikolata tüketimine yanaşmamanızı öneririz. Bu çalışmada belirtildiği gibi 50 gram yerine 2-3 parça bitter çikolata tüketimi, meyve ve sebzelerden zengin, antioksidan içeriği yüksek, sağlıklı bir beslenme düzenini ve egzersizi barındıran sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmeniz halinde, genel sağlık durumunuza katkı sağlaması açısından yeterli olacaktır.


28 Mayıs 2012 Pazartesi

Eğitimde Su ile Gelen Başarı


Yaşamın kaynağı olarak bildiğimiz su beden için olduğu kadar zihin için de vazgeçilmezler arasında yer alıyor.

Westminister ve Doğu Londra Üniversitelerinin ortaklaşa yürüttükleri bir çalışma suyun eğitim hayatında başarıya giden yolu da açabileceğini gösterir nitelikte.

Buna göre sınavlarda yanında su bulunduran öğrenciler, yanında su bulundurmayan öğrencilere göre daha yüksek notlar alıyor ve daha başarılı oluyorlar.

Bunun arkasında hem fizyolojik hem de psikolojik nedenler olduğu düşünülüyor. Fizyolojik açıdan sıvı alımının düşünme yeteneğini olumlu yönde etkilediği biliniyor. Aynı zamanda su tüketmek rahatlama sağlayarak kaygıyı azaltan bir etki gösterebiliyor.

447 öğrenci üzerinde yapılan bu çalışma sınavlara yanlarında su götüren öğrencilerin bu sınavlarda daha başarılı olduklarını gösteriyor.(Pawson, 2012)

Buradan bütün öğrencilere sınavlara yanlarında su götürmelerini ve sınav süresince arada sırada bir kaç yudum içmelerini öneriyoruz. Elbette tuvalete gitme ihtiyacı hissedecek kadar çok sıvı tüketip sınavda başarılı olma şansını tamamen kaybetmemek kaydı ile...


25 Mayıs 2012 Cuma

Prostat Kanserine Karşı Kekik


Mutfağımızda özellikle ızgara denildiğinde aklımıza gelen ilk baharat hep kekik olmuştur. Ege'de Akdeniz'de doğa içinde biraz gezindiğinizde doğanın cömertçe sunduğu kekiğin her yanı saran kokusunu rahatlıkla duyabilirsiniz.

İşte bu çok sevilen ve sıklıkla kullanılan baharattan bahsedeceğiz bugün.

Long Island Üniversitesi'nin yayımladığı çalışmaya göre kekik yiyeceklere lezzet vermekten çok daha önemli özelliklere sahip bir baharat.

Kekiğin anti bakteriyel ve iltihap önleyici özellikleri olduğu bilinir ancak kanser üzerindeki etkisi yeni ortaya çıkıyor. Kekik içerisinde bulunan carvacrol maddesi prostat kanserli hücreler üzerinde uygulandığında kanserli hücreleri ölmeye programlayan bir etki gösteriyor. Kanserli hücrenin kendi kendisini yok etmesine yani bir anlamda "intihar etmesine" neden oluyor.(Bavadekar, 2012)

Prostat kanseri daha çok ileri yaşlardaki erkeklerde görülen ve araştırmalara göre her 36 erkekten birinin hayatını kaybetmesine neden olan bir kanser türü. Prostat kanserinde tedavi amaçlı kemoterapi, radyoterapi, ameliyat vb yöntemler uygulanmasına karşın bu yöntemlerin hepsinin yan etkileri olduğu bilinmekte.

Long Island Üniversitesi'nin çalışması kekiğin içinde yer alan carvacrol maddesi ile yapılan çalışmaların bu konuda ümit verici olduğunu gösterir nitelikte.

Araştırmalar henüz çok yeni olmasına rağmen Carvacrol maddesinin anti kanser özellikli bir ajan olarak umut verdiği söyleniyor. (Bavadekar, 2012)

Geleneksel mutfağımızda yer alan, severek tüketilen kekiği artık yararlarını da düşünerek yemeklerde, salatalarda, çorbalarda vb tüketmenizi öneririz. Elbette en sağlıklı besinin bile gereğinden fazla tüketiminin sağlığa zarar verebileceğini unutmayalım.


23 Mayıs 2012 Çarşamba

Bebeklerde Reflü Hastalığı


Daha önce yetişkinlerde reflü hastalığı ile ilgili detaylı bir yazı paylaşmıştık sizlerle.


Peki stresle, beslenme alışkanlıklarıyla ve fizyolojik nedenlerle ilişkilendirilen reflü hastalığının bebeklerde de görüldüğünü biliyor muydunuz?

Bebeklerde reflü kendisini daha çok normalden fazla kusma ve öksürük şeklinde göstermekte. Bebeklerde reflü şikayeti daha çok doğum ardından 12. ayı doldurana kadar görülüyor. 1 yaşına ulaşan bebeklerin büyük kısmında artık reflü şikayetleri ortadan kalkıyor.

1 yaşına kadar olan bebeklerde sıklıkla ortaya çıkabilen reflü sorununun ana nedeninin mide kapakçıklarının henüz gelişimini tamamlamamış olması olduğu düşünülüyor. Bebeklerin sürekli yatar pozisyonda olmaları ve sıvı gıdalarla beslenmeleri de mideden yemek borusuna besin içeriklerinin geri kaçmasına neden olabiliyor.

Bebeğinizde reflü hastalığı varsa yediklerini çok sık çıkartacaktır, ses kısıklığı, öksürük, hırıltılı nefes alma ve solunum yolu hastalıklarını sıklıkla yaşayacaktır. Bu tip rahatsızlıklar gördüğünüzde mutlaka doktorunuza danışın ve reflü ihtimalini hatırlatın.

Bebekte reflü konusundaki en büyük risk doğumdan itibaren 12 ayı doldurana kadar sürekli kusma nedeni ile yeterli beslenememe ve buna bağlı gelişim bozukluğu ortaya çıkma durumudur. Bu ciddi bir sağlık problemi yaratabileceğinden bir çocuk hekimi gözetiminde tedaviye başlanması gerekir.

Eğer tedavi edilmesi gereken şiddette bir reflü durumu varsa ve tedavi edilmezse kansızlık, sinüzit, orta kulak iltihabı, sindirim sisteminde yapısal bozukluklar, üst solunum yolu enfeksiyonları ve gelişim bozukluğu gibi önemli sağlık sorunları ortaya çıkabilir.

Reflüye karşı ve reflü durumu varlığında bebeğin beslenmesi  ilk 6 ay ve mümkünse 12 ay bitene kadar anne sütü ile yapılmalıdır. Bebeğin hava yutmasına ve mide rahatsızlıklarına neden olabilen biberon kullanımından kaçınılması ve sık sık yeterli miktarda anne sütü ile beslenmesi yararlı olacaktır.

Ayrıca daha önce reflü konusunda anlatmış olduğumuz şekilde, bebeğin yatağının baş kısımına denk gelen ayaklarının altına, yatağı yerden 45 derece kadar yükseltecek bir malzeme konulması, bebeğin vücudunu yatay konumdan, başın ve gövdenin yukarıda midenin aşağıda kaldığı bir konuma getirecektir. Bu da reflü şikayetlerinde belirli bir azalma sağlar.


22 Mayıs 2012 Salı

Sporcu ve Enerji İçeceklerinin Dişlere Etkisi


Özellikle genç neslin sürekli tükettiği içecekler arasına enerji içecekleri ve sporcu içecekleri de girmiş bulunuyor. Uzun süren fiziksel aktivite sonrasında kaybedilen sıvı, vitamin, mineral ve elektroliti yerine koymayı sağladığı söylenen bu enerji içecekleri amacı dışında da meşrubat gibi tüketilmekte.

Colalı, şekerli ve gazlı, gazoz gibi meşrubatlardan daha sağlıklı olduğu düşünülerek tercih edilmeye başlanan bu içecekler gerçekten zannedildiği kadar sağlıklı mı?

Son yapılan araştırmalardan biri pek de öyle olmayabileceklerini gösteriyor.

 Amerikan Genel Dişhekimliği Akademisi dergisinde yayımlanan çalışmaya göre spor ve enerji içecekleri, özellikle ergenlerde ve genç yetişkinlerde diş üzerinde kalıcı tahribatlar yapabilmekte.

Gençlerin sportif performansları artsın ve enerji seviyeleri yükselsin diye gazoz ve şekerli-gazlı içecekler yerine tercih ettikleri bu içecekler gençlerin dişlerinin aşırı miktarda asite maruz kalmasına neden olabiliyor.(Poonam J, 2012)

Asit dişin parlak sert ve beyaz dış yüzeyini oluşturan diş minesinde aşınmalara neden oluyor. Bu aşınma sonucunda dişin yumuşak iç katmanlarında kolaylıkla bakteri üremesi ve çürük oluşumu meydana gelebiliyor.

Araştırmacılar yalnızca 5 gün süren bir deney sonucunda enerji içeceklerinin ve sporcu içeceklerinin dişlerde aşınmalara neden olduğunu tespit etmişler. Buna göre enerji içeceklerinin dişlere neredeyse sporcu içeceklerinin iki katı kadar zarar verebildikleri görülmüş. (Poonam J, 2012)

Bu tarz içeceklerin dişlere zarar vermesini engellemek için tüketim miktarlarının azaltılması en iyi yöntem. Bunun dışında bu içecekler tüketilmişse ardından ağzı suyla çalkalamak, şekersiz ve kaplamasız doğal sakız çiğneyerek ağız içi tükürük miktarını artırmak diş sağlığı açısından yararlı olabilir. Ayrıca biriken asit tabakasını diş yüzeyine sürterek daha fazla zarar vermesinin önüne geçmek adına bu tarz içecekler tüketilmişse en az 1 saat sonra diş fırçalamak doğru olacaktır.

Bu tarz enerji içeceklerinin dişlere verdiği zararın benzerine gazoz, şekerli- gazlı-colalı içecekler, şeker ilaveli meyve suları vb içecekler de neden olabilmektedir. Bu tarz ürünlerin de tüketimini azaltmak hatta hiç tüketmemek hem diş sağlığı açısından hem de kilo kontrolü açısından yararlı olacaktır.

Araştırmada ayrıca %100 doğal meyve suları ve taze sıkılmış meyve sularının, özellikle hindistan cevizi suyunun sıvı kaybını ortadan kaldırma konusunda spor ve enerji içecekleri yerine tüketilebileceği belirtiliyor.(Bone, 2012)  


17 Mayıs 2012 Perşembe

Yemeğin Aile ile Birlikte Yenilmesi Sağlığı Olumlu Etkiliyor


Modern zamanlarda yaşıyoruz. Öyle zamanlar ki bunlar her bireyin kendine özel istek ve beklentileri var. Birey kendi arzularının peşinde koşarken bir arada olma isteğinden de gittikçe uzaklaşıyor. Bu ayrılık toplumun temeli olan ailede başlıyor.

Çok meşgul olan anne babalar daha gelişim çağındaki çocuklarına yeterince vakit ayıramamaya, onların yaşları nedeni ile doğal olarak sahip oldukları enerji ile başa çıkamamaya başlıyorlar. Çocuklardaki bu enerjinin bir nedeni de sokaktan kopup apartman dairelerine tıkılı kalmaları buna çözüm olarak da kreşler, yuvalar ve ana okulları aileler tarafından tercih ediliyor...

Daha büyüme gelişme çağında başlayan bu uzaklaşma ve bireyselleşme ergenlik dönemi ve sonrasında iyice yerleşiyor. O yüzden geçmiş yıllarda alışık olduğumuz ve başka türlüsünü düşünemediğimiz her akşam birlikte masaya oturan aile tablosu gittikçe siliniyor.

Çocuklar büyüdükçe yemeklerini dışarıda yemeyi ya da eve sipariş edip canları istediği bir saatte odalarında yemeyi tercih ediyorlar. Aslında ailelerin bir araya geldiği dertlerini, sevinçlerini paylaştıkları, böylece aralarındaki bağı güçlendirdikleri yemek sofraları da böylece yok olup gidiyor.

Rutgers Üniversitesi son çalışmasında bu konuya değiniyor. Buna göre Amerikalıların yemek bütçelerinin %40'ı dışarıda yemek için harcanıyor. Birlikte toplanıp ailece yenilen yemekler ise sadece özel günlerde ve dini bayramlarda tercih ediliyor. Dışarıda yenilen yemeğin aile bütçesi üzerindeki olumsuz etkilerinin yanında kalitesiz ve sağlıksız yiyeceklerin tüketiliyor olmasının sağlık üzerinde de olumsuz etkileri büyük. Halk sağlığı uzmanlarına göre özellikle çocuklarda aile ile birlikte yemek yeme alışkanlığının azalması obezite ve yararlı besin öğelerinden fakir yetersiz bir beslenme riskini  doğuruyor.(FASEB, 2012)

Ancak çok meşgul olan anne babaları çocukları ile birlikte her akşam bir yemek masası etrafında toplanıp birlikte vakit geçirmeye ikna etmek de başlı başına bir sorun. Bu konuda ailelere eğitim verilmesi ve bunun çocuklarının geleceği için ne kadar önemli olduğunun anlatılması gerekiyor.

Bu konuda yapılmış olan 68 farklı çalışmanın sonuçları karşılaştırıldığında aile ile birlikte yemek yenilmesi ile çocukların sağlığı arasında önemli bir ilişki olduğu ortaya çıkıyor. Aile ile birlikte yemek yenilmesi liften vitamin ve minerallerden zengin sebze, meyve gibi sağlıklı besinlerin ve meyve suyu, su gibi sağlıklı içeceklerin tüketilmesini sağlayarak obezite oranını da azaltabiliyor. Araştırmacılar aile ile birlikte yemek yiyen çocukların beden kitle indekslerinin daha düşük olduğunu belirtiyorlar.(FASEB, 2012)

O halde sağlıklı bir gelecek için bireyselliği bir kenara bırakıp yeniden aile olmanın ve aile için paylaşımın sohbetin ve aile bağlarını güçlendirmenin en önemli noktalarından biri olan aile sofralarını yeniden canlandırmanın zamanıdır. Elbette o sofralarda sağlık durumumuza uygun doğru besin tercihleri olması ve porsiyonlarımıza dikkat etmemiz şartıyla.


15 Mayıs 2012 Salı

Karabiber ve Yağ Hücreleri Üzerindeki Etkisi



Baharatları yemeklerde genellikle tat ve koku versin diye kullanırız ancak bunun yanında bedenimiz üzerinde nasıl etkiler meydana getireceklerini pek düşünmeyiz.

Oysa doğu tıbbı yüz yıllardır baharatları tedavi amaçlı kullanagelmiştir.

Bugün günlük beslenmemizde çok aşina olduğumuz bir baharattan bahsedeceğiz. Çoğu zaman gayrı ihtiyari yemeklerimizin üzerine serptiğimiz bir baharat bu. Her sofrada bir biberlik içerisinde yer alan karabiber.

Güney Kore Sejong Üniversitesi'nin yayımladığı araştırmaya göre karabiber içerisinde yer alan piperine maddesi yeni yağ hücresi oluşumunu durdurabilir.

Geleneksel doğu tıbbında karabiber yüzyıllardır mide barsak rahatsızlıklarının, ağrı ve iltihaplarının tedavisinde kullanılır. Ancak moleküler seviyede piperine maddesinin etkileri son yapılan araştırmalar ile ortaya çıkıyor. Buna göre karabiber içinde yer alan piperine maddesi yeni yağ hücresi oluşumunu sağlayan genler üzerinde etkili oluyor. Ayrıca kandaki yağ seviyelerinin düşürülmesinde de olumlu etkileri var.(UM SJ, 2012).

Kültürümüzde yeri olan ve farkında olmadan kullandığımız karabiberi bundan sonra bedenimize olan olumlu etkilerini de düşünerek tüketmekte fayda var. Elbette yararlı diye yüksek miktarlarda tüketmemek gerekiyor. Unutmayın en yararlı besinin bile ihtiyacın çok üzerinde tüketilmesi önemli sağlık sorunlarına ve hastalıklara neden olur.


Gıda Zehirlenmelerine Karşı Yeni Umut Sarmısak



Piknik sezonu açıldı, pek çoğumuz şehir yaşamının stresinden uzaklaşmak için doğa içinde zaman geçireceğimiz piknik alanlarına gitmeye can atıyoruz.

Pikniğe daha önce gitmişseniz pikniklerin vazgeçilmez yiyeceklerinden birinin de tavuk olduğunu bilirsiniz. Mangal ateşinde yapılan kanat, but ya da göğüs eti sıklıkla tercih edilir. Ancak tavuk tüketmeyi tercih edenler çok iyi bilirler ki iyi pişmemiş ya da belli bir süre beklemiş tavuk eti kusma, ishal, karın ağrısı, mide krampları ve ateş ile seyreden bir gıda zehirlenmesine neden olabilmektedir.

Kümes hayvanlarının etleri iyi pişirilmediğinde ya da uzun süre beklediğinde ortaya çıkan bu rahatsızlıkların nedeni camplyobacter adındaki gram negatif bir bakteridir. Ayrıca pek çok gıda zehirlenmesi vakasında da baş etmenlerden biridir. Hatta bu bakteri hastada sinir sistemini etkileyerek belli bölgelerde ani felç oluşumuna neden olabilen Guillain-Barré Sendromuna da tetikleyici bir unsur olabilmektedir.

Washington Eyalet Üniversitesi yayımladığı son çalışmasında bu konuda bir umut ışığı olduğunu ortaya koyuyor. Bugüne kadar bu tip bakterilerle savaşta hep antibiyotik kullanılıyordu ancak artık antibiyotikten çok daha etkili bir silahımız var. Sarmısak!

Sarmısak içinde bulunan Diallyl sülfid maddesi camplyobacter bakterisine karşı antibiyotiklerden çok daha etkili. Üstelik sarmısağın içinceki bu bileşenin besin stoğundaki hastalığa neden olan bakterileri azaltma ihtimali var.(Lu X, 2012)

Ancak elbette çok miktarlarda sarmısak tüketerek bu bakteriden kurtulmak mümkün gözükmüyor. Fakat sarmısağın içeriğindeki bu madde önümüzdeki yıllarda besinlerin hazırlandığı ortamların temizlenmesinde kullanılabileceği gibi hazır gıdaların içine koruyucu madde olarak da eklenebilir.(Rasco, 2012)

İhtiyaç fazlası antibiyotik kullanımının insan sağlığı üzerinde yarattığı olumsuz etkiler ve bakterilerin dirençlerinin artmasına neden oldukları düşünüldüğünde bu gelişmenin oldukça umut verici olduğunu söyleyebiliriz.

Her ne kadar doğrudan sarmısak tüketmek camplyobacter bakterisine karşı etkili olmasa da sarmısağın insan sağlığı üzerindeki olumlu etkilerinin oldukça yüksek olduğunu biliyoruz. Bu açıdan özellikle salatalarınıza ve yemeklerinize mutlaka sarmısak eklemenizi öneririz.


14 Mayıs 2012 Pazartesi

Gebelik Diyabeti



Pek bilinmeyen bir konu ile karşınızdayız konumuz gebelik diyabeti…

Şeker hastalığı (diyabet)bilindiği üzere toplumumuzda oldukça yaygın ve artık eski yıllara göre çok daha iyi tanınıyor ve hastalar diyabet ile yaşamayı öğreniyorlar.

Ancak diyabet yalnızca şeker hastalarının maruz kaldıkları bir sağlık sorunu değil. Pek bilinmese de hamilelik döneminde de gebelerde diyabet ortaya çıkabiliyor.

Buna tıp dilinde gestasyonel diyabet (gebelik şekeri) deniliyor ve hamilelerin %2’sinde bu hastalık ortaya çıkabiliyor.

Gebelik şekeri tanısı hamileliğin 24 ile 28. haftaları arasında yapılan basit bir şeker yükleme testi ile konulabilmekte. Tanı konulduktan sonra bir diyetisyenin hazırlayacağı doğru beslenme planı ve düzenli doktor kontrolleri ile korkulacak bir tablo oluşmayacağı gibi anne adayı daha sağlıklı besleneceği için bebeğin gelişimi de bu süreçten olumsuz etkilenmiyor.

Gebelik döneminde hep eş dost akraba çevresinin anne adayına ihtiyaç fazlası besin tükettirme çabası vardır. Bu ihtiyaç fazlası tüketimin doğurabileceği riskler ne yazık ki hem anne adayını hem de karnındaki bebeği zannedilenin aksine çok olumsuz yönde etkileyebilmektedir.

İhtiyaç fazlası tüketim önlenerek sağlıklı bir beslenme planı ile hem anne adayı hem de doğacak olan bebek çok daha sağlıklı olacaklar ve anne çok daha sağlıklı bir hamilelik dönemi ve doğum gerçekleştirecektir.

Ayrıca hamilelik döneminde belli yiyeceklerden uzak durma, belli yiyecekleri ise aşırı derecede arzulama(aşerme) durumu görülebilir. Bu tip durumlar mutlaka bir diyetisyen ile değerlendirilmeli ve anne adayına uygun sağlıklı bir beslenme planı yapılmalıdır.

Beden Kitle İndeksi 25’in üzerinde ise yani kişi şişmansa ve hamile kalmışsa gebelik şekeri yaşama riski artar. O yüzden en doğrusu normal ölçüler ve kiloya ulaşmadan hamile kalınmamasıdır. Eğer BKİ 25’in üzerinde olarak hamile kalınmışsa hamileliğin ilk 3 ayında kesinlikle kilo alınmaması gerekir.

Gebelikte karbonhidrat tüketimini tamamen beslenmeden çıkartmak bebeğin gelişimini olumsuz etkileyebileceğinden bunun yerine kan şekerinde ani oynamalara neden olmayacak, liflerden zengin, kompleks karbonhidratların, miktarlarına dikkat edilerek tüketilmesi uygun olacaktır.

Gebelik şekerinde kan şekerinde ani düşüşler de tıpkı kan şekerinin yükselmesi gibi tehlikeli olacağından düzenli doktor kontrolleri çok büyük önem arz eder.

Bu süreçte kesinlikle öğün atlanmaması ve ara öğün olarak sebze ve meyve gibi liflerden zengin içeriklerinin tüketilmesi anne adayı için yararlı olacaktır.


10 Nisan 2012 Salı

Hamilelikte Somon Balığı Tüketiminin Yararları


Anne olmak bir kadınlar için dünyadaki en özel durumlardan biri belki de en önemlisidir. Bebeğin anne karnında gelişme ve doğum süreçleri çoğu kez bir mucize olarak tanımlanmıştır.  Hamilelik dönemi denilince akla ilk gelenler arasında yasaklar bulunur. Yapılmaması gerekenler, tüketilmemesi gerekenler, kaldırılmaması gerekenler derken liste uzar gider.

Bu kez size hamilelik döneminde hem anne hem bebek için yararlı olduğu söylenen bir yiyecekten bahsedeceğiz.

Granada Üniversitesi yayımladığı araştırmada, omega 3 yağ asitlerinin zengin bir kaynağı olan somon balığının haftada 2 defa tüketilmesinin hem anne hem de doğacak bebeğin sağlığı için yararlı olduğu belirtiliyor.

Buna göre somon balığı hem annede hem bebekte omega 3 yağ asidi seviyelerini artırıyor ve antioksidan koruma sistemlerini güçlendiriyor. Çalışmada hamileliğin 20 haftasından doğuma kadar her hafta haftada 2 defa somon balığı yedirilen anne adaylarının günlük gerekli omega 3 yağ asidi ihtiyaçlarını karşıladıkları ve bebekleri doğduğunda bebeklerin de yeterli omega 3 seviyelerine sahip olduğu görülüyor.

Ek olarak somon sayesinde oluşan antioksidan miktarındaki artışın hamilelikte görülen oksidatif stresi de azaltabileceği belirtiliyor.(Garcia-Rodriguez, 2012)

Elbette doğru olan, hamilelik sürecinde uzman bir diyetisyen ve kadın hastalıkları ve doğum uzmanı doktorunuzun yönlendirmeleri doğrultusunda beslenmektir. 


9 Nisan 2012 Pazartesi

Süpermarketiniz Sizi Şişmanlatıyor Olabilir!


Fransız Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü'nün Paris'te 2007-2008 yılları arasında yürütüğü bir çalışma ilginç bir gerçeği ortaya çıkartıyor, buna göre alışveriş yaptığınız süpermarket kilonuz üzerinde etkili olabilir!

Araştırmada katılımcıların daima ucuz fiyat garantisi veren indirimli süpermarketlerden, eğitim seviyesi düşük olan bölgelerdeki süpermarketlerden ya da evlerine/mahallelerine uzak olan süpermarketlerden alışveriş yapma durumları ile beden kitle indeksleri ve bel ölçüleri arasında bir ilişki olup olmadığı inceleniyor.

7131 kişi üzerinde yapılan bu çalışmaya göre özellikle daima ucuz fiyat garantisi veren indirimli süpermarketlerden alışveriş yapanların beden kitle indekslerinin ve kilolarının daha yüksek olduğu, karın bölgesindeki yağlanmalarının da daha fazla olduğu gözlemleniyor. Bu çalışmaya göre eğitim seviyesi yükseldikçe kilo sorunu da azalıyor.

Araştırma, katılımcıların yalnızca %11,4'ünün yiyecek alışverişlerini öncelikle ikamet ettikleri bölgelerde yapmakta olduğunu gösteriyor. Sonuç olarak süpermarketlerin uygun bir düzenleme ile alışveriş yapanların gıda alışverişlerini ve beslenme alışkanlıklarını olumlu yönde değiştirme ve halk sağlığına katkı sağlama açısından değerlendirilmesi gereken bir adres olabileceği belirtiliyor. (Chaix, 2012)  

Süpermarketlerin yalnızca sağlıklı olan gıda ürünlerini satmaları sağlanabilirse toplum sağlığı ve fazla kilo problemi üzerinde de olumlu etkiler sağlanabilir.


6 Nisan 2012 Cuma

Tai Chi ve Yaşlılıkta Sağlık


Tai Chi aslında bir savaş sanatı temeli 1800'lü yıllarda yaşamış olan Çin'li Chen ailesine ve onlardan öğrenerek bu stilin yayılmasını sağlayan Yang ailesine dayanıyor. Yumuşak ve dirençsiz olanın, sert ve dirençli olanı yenmesi ilkesi üzerine kurulmuş olan bir savaş sanatı ve dövüş sporu. Tai Chi bir bakıma güçsüz olan yaşlıların, kadın ve çocukların düşmanlara karşı gelebilmelerinin ve kendilerini koruyabilmelerinin de bir yoluydu.

Rakibe boyun eğiş, rakibin hareketleri ile uyum içinde hareket ediş ve rakibi kendi gücü ile yenme prensibi ile kullanılmış olan bir savaş sanatıdır. Bu stilde kasların mümkün olduğu kadar yumuşak olarak kullanılması ve esneklik gereklidir. Diğer dövüş sporlarında olduğu gibi sert hareketler yerine yumuşak estetik ve uyumlu hareketler barındırır. Fiziksel kapasite yanında meditasyon ile mental kapasiteyi de artırıcı etkisi vardır.

Günümüzde ise Tai Chi üzerinde yapılan araştırmalar, solunum yolları, dolaşım sistemi, kemik ve eklem rahatsızlıkları gibi pek çok rahatsızlığın tedavisinde Tai Chi'nin olumlu etkileri olduğunu ortaya koymakta. Sağlıklı ve zinde bir yaşam için düzenli olarak uygulanabilecek bir egzersiz haline gelmiş durumda. Fiziksel kapasiteyi zorlamadan bedenin fit tutulmasına yardımcı olduğu için özellikle belli bir yaşın üzerinde olanlara her gün Tai Chi yapmaları öneriliyor.

Hong Kong Politeknik Üniversitesi'nin son çalışması bu bilgileri destekler nitelikte. 130 yaşlı katılımcı üzerinde yapılan çalışma, haftada en az 1 kere 1,5 saat Tai Chi egzersizleri yapan katılımcıların sağlıklarının hiç Tai Chi yapmayanlara göre çok daha iyi durumda olduğunu ortaya koyuyor.

Buna göre Tai Chi yapan katılımcıların kalp damar sistemleri, kan basıncı, damar esnekliği ve dayanıklılığı daha sağlıklı ve işlevsel durumda, diz ve eklem bölgelerindeki kasları daha güçlü durumda.

Tai Chi'nin kan basıncını düşürme üzerindeki olumlu etkisi yanında kalp-damar sisteminin işlevselliği üzerindeki olumlu etkileri de bu çalışmada gözlemleniyor. Hatta kronik kalp yetmezliği olan ve kalp krizi geçirmiş olanlarda bile kalp damar sistemi işlevlerinde olumlu etkiler gösterdiği gözlemlenmiş. Araştırmacılar, Tai Chi esnasında aerobik egzersizlerin, esneme çalışmalarının, zihin konsantrasyonunun ve rahatlatıcı meditasyonun birlikte uygulanmasının bu olumlu etkileri ortaya çıkartabileceğini belirtiyorlar.(Tsang, 2012)

Tai Chi, günün her saatinde, her yerde, hiçbir ekipmana ihtiyaç duyulmadan yapılabilen bir egzersiz türü, bu açıdan özellikle ülkemizde Tai Chi'nin yaygınlaşması orta yaşlı ve yaşlı insanlarımızın kalp damar sağlığı ve kas-eklem sağlığı açısından çok yararlı olacaktır.

 Her yaşta,


5 Nisan 2012 Perşembe

Fast food Depresyon İlişkisi


Depresyon dünya çapında 121 milyon üzerinde insanı etkileyen önemli bir ruh sağlığı hastalığı. Özellikle gelişmekte olan ve gelir seviyesi düşük bölgelerde daha çok görülüyor. Bunun başlıca nedeni yaşam şartlarının zorluğu. Ancak vitamin, mineral ve besin öğelerinden fakir yiyeceklerin tüketildiği kötü, dengesiz ve yetersiz beslenme tarzı da en az çevresel faktörler kadar depresyon oluşumunu tetikliyor.  

Las Palmas de Gran Canaria Üniversitesi ve Granada Üniversitesi'nin ortaklaşa yürüttükleri çalışmada kruvasan, donut, kap kek gibi fırın mamülleri ve hamburger, sosisli sandviç, pizza gibi fast food ürünlerin tüketilmesi ile depresyon arasında bir ilişki olup olmadığını araştırıyorlar.

Buna göre hiç yemeyenlere ya da nadiren tüketenlere göre fastfood tüketicileri %51 oranında daha fazla depresyona yakalanma riskine sahipler.

Ayrıca fastfood ürünlerin tüketim miktarı ne kadar artırılırsa depresyona yakalanma riski de o kadar artmakta.( Sánchez-Villegas, 2012)

Ayrıca araştırmacılar, daha çok fastfood ve hazır fırın mamülleri tüketimi olanların, genellikle bekar, sevgilisi olmayan, fiziksel aktivitesi düşük, beslenme alışkanlıkları hatalı, balık, zeytin yağı, sebze ve meyve gibi sağlıklı gıdaları daha az tüketen insanlar olduklarını gözlemlemişler. Aynı zamanda fastfood tüketimi fazla olanların genellikle sigara kullandıkları ve haftada 45 saatten fazla çalışıyor oldukları gözlenmiş.

8964 kişi üzerinde gerçekleştirilen ve yaklaşık 6 ay süren bu çalışmaya göre hazır fırın mamüllerinin tüketiminde de fastfood tüketimine benzer sonuçlar alınmış. Bunları düzenli olarak tüketenlerde de depresyon görülme riskinin arttığı belirtiliyor.

Araştırmacılar, bu cins yiyeceklerin tüketimine dikkat edilmesi gerektiği, çünkü bu yiyeceklerin düzenli ve fazla miktarlarda tüketilmesinin obezite ve kalp-damar hastalıklarına neden olma yanında ruh sağlığını da olumsuz yönde etkileyeceği, konusunda uyarıda bulunuyorlar.( Sánchez-Villegas, 2012)

Peki bu tip ürünleri hiç mi tüketmeyeceğiz? Günümüzde başımızı çevirdiğimiz her noktada bu tarz ürünleri görüyoruz. Sokakta hele ki uzun süreler aç kalmışsak hemen açlığımızı gidermek istiyoruz ve en yakınımızda hep fastfood zincirleri oluyor. Elbette böyle bir durumda ev yemekleri hazırlayan lokantalarımızdan birine yönelmek çok daha doğru ve sağlıklı bir tercih olacaktır.

Sosyal bir ortamda, bir etkinlikte, dışarıda kaldığımızda eğer başka bir alternatif yoksa bu tarz ürünler tüketilebilir. Önemli olan bunu bir alışkanlık haline getirmemek ve her gün bu tip yiyecekler tüketmemektir.

Sağlıklı ve dengeli beslenerek ruh ve beden sağlığınızı koruyacağınız,


4 Nisan 2012 Çarşamba

Sağlıklı Bir Atıştırmalık: Patlamış Mısır


Patlamış mısır pek çok ülkede en çok sevilen ve tercih edilen atıştırmalık yiyeceklerden biridir. Özellikle sinema salonlarının vazgeçilmez unsurlarından sayılır. Yüksek lif içeriği sindirim ve barsak sağlığı için de onu yararlı kılar. Aynı zamanda doğru şekilde hazırlanırsa en sağlıklı atıştırmalıktır. Tabi doğru hazırlamadan kastımız hava ile ısıtarak patlatmak, tencere içinde ısı ile patlatmak, yağ kullanmamak, tuz eklememek...

Scranton Üniversitesi'nin son çalışması sağlıklı bir atıştırmalık olarak bilinen patlamış mısırın antioksidanlar açısından da zengin bir kaynak olduğunu gösteriyor.

Araştırmacılar patlamış mısır içinde polifenol denilen antioksidan maddenin tahmin edilenden daha bol miktarda bulunduğunu belirtiyorlar. Patlamış mısırın su içeriği %4 oysa çoğu sebze ve meyvede su oranı %90'lar civarında bu açıdan meyve ve sebzelerin içinde yer alan polifenollerin çok daha seyrelmiş şekilde bulunabileceği belirtiliyor. Ancak bu sebze-meyve tüketmek yerine patlamış mısır tercih edilebileceği anlamına gelmiyor. Çünkü sebze ve meyvelerin içinde polifenol dışında pek çok besin öğesi vitamin mineral ve sıvı bulunuyor vücudumuzun bu besin öğelerinin her birine ayrı ayrı ihtiyaç duyduğu biliniyor.(Vinson, 2012)

Araştırmaya göre patlamış mısırda bulunan polifenoller, fındık ceviz ve bademde bulunan polifenol miktarına denk. Buna göre bir porsiyon patlamış mısırda 300mg'a kadar polifenol bulunabiliyor. Meyvelerde bu miktarın 160mg civarında olduğu belirtiliyor. Polifenollere en yoğun olarak patlamış mısırın patladıktan sonra koyu sarı renkte kalan sert kabuk kısmında rastlandığı belirtiliyor. Ancak bu kabuk kısmının sindirimi güç olduğu için burada bulunan polifenollerin sindirilerek vücutta kullanılabilmesi zor gözüküyor.

Yoğun lif içeren patlamış mısırın bir yararı da bir porsiyonunda yaklaşık günlük tam tahıl ihtiyacının %70'ini karşılayabiliyor olması.

Ancak unutulmaması gereken bir nokta var patlamış mısırın hazırlanma şekli onu sağlıksız hale getirebilir.

Örneğin sinemalarda satılan yağ, tereyağı ya da margarin kullanılan, bolca tuz eklenen, bazen şeker, karamel, bal, çikolata vb katkı maddeleri eklenen patlamış mısırı sağlıklı olarak kabul edemeyiz.

Sağlıklı şekilde patlamış mısır nasıl hazırlanır:

Sıcak hava ile patlatılan patlamış mısır en düşük kalori oranına sahiptir. Mikro dalga fırınlarda patlatılmak için hazır satılan mısırlarda %43 oranında yağ bulunur, siz kendiniz cin mısırı alıp yağ ekleyerek patlatmak isterseniz yağ oranı %28 olacaktır. Bu nedenle en sağlıklı hazırlama şeklinin tuzsuz, yağsız, tencerede ya da sıcak hava ile çalışan mısır patlatma cihazları ile olacağını unutmayalım.

Patlamış mısır her ne kadar uygun şekilde hazırlandığında sağlıklı bir atıştırmalık olsa da her şeyin azı karar çoğu zarar diyoruz ve günlük 2-3 avuçtan fazla tüketimini önermiyoruz.


3 Nisan 2012 Salı

Ayran İçmek Tip 2 Diyabette Kalp Hastalığı Riskini Azaltabilir


Tahran, Shahid Beheshti Üniversitesi'nin yayımladığı araştırmaya göre D Vitamini ile zenginleştirilmiş ayran (ya da İran'da tüketilen doogh - yoğurt içeceği) tüketimi, tip 2 diyabet hastalarında (yetişkin şeker hastalığı) enflamasyon(fiziksel,kimyasal, biyolojik nedenlerle ortaya çıkabilen, kanlanmayı artırabilen iltihabi durum. Kimi durumlarda doku hasarına da neden olabilir) belirtilerinde iyileşme görülmesini sağlayabiliyor. İçindeki  yoğurt sayesinde alınan ekstra kalsiyum da fazladan enflamasyonu önleyici yarar gösterebiliyor.

Enflamasyonun tip 2 diyabet oluşumunda önemli bir rolü olduğu, aynı zamanda kalp-damar hastalıkları ve felce neden olabileceği biliniyor. D vitamininin kemik- iskelet sisteminin sağlığı, raşitizmin tedavisi, kasların zayıflığa karşı korunması, kalp sağlığı, kan pıhtılaşması, tiroit bezi fonksiyonları ve meme kanserine karşı korunma için yararlı olduğunu biliyoruz. Ancak enflamasyonu önleyici etkileri konusundaki bilgiler sınırlıydı.

Shahid Beheshti Üniversitesi'nin tip 2 diyabet hastası 90 kişi üzerinde 12 hafta süresince yapmış olduğu çalışma gösteriyor ki, günlük olarak D vitamininden zenginleştirilmiş yoğurt içeceği (250ml ayran/doogh) tüketmek, şeker hastalarında kandaki glikoz seviyesini düşürüyor. Aynı zamanda enflamasyonu azaltan adinopektin miktarını artırıyor ve enflamasyona neden olan C-reaktif protein miktarını da azaltıyor.(Neyestani, 2012)

Buna göre günde 1 ufak şişe(250ml) D vitamininden zenginleştirilmiş tuzsuz ayran/doogh içmek şeker hastalığına karşı koruyucu olabileceği gibi tip 2 diyabet hastalarında kalp hastalığı riskini de azaltabilir.

Son zamanlarda doğal süt tüketimi ve doğal sütten yapılan yoğurtların tüketiminin daha sağlıklı olduğu yönünde araştırmalar olduğunu düşünürsek bu araştırmadaki gibi D vitamininden zengin bir ayran içmek isterseniz öncelikle evinizde kendi yoğurdunuzu yapmanızı sonra da o yoğurt ile yapacağınız ayranı tüketmenizi öneririz.

Ayran sevmeyenler için;

Kalsiyumu brokoli, badem, maydanoz, nane gibi doğal bitkisel kaynaklardan vücutta sağlıklı şekilde kullanılacak miktarlarda temin edebilirsiniz.  

En iyi D vitamini kaynakları da, sardalye, ton balığı gibi tuzlu su balıkları ve balık yağı, yumurta sarısı, bitkisel yağlar, yulaf ezmesi ve yoğurt gibi süt ürünleridir. Bunları tüketerek günlük D vitamini ihtiyacınızın bir kısmını rahatlıkla karşılayabilirsiniz ancak D vitaminin vücutta yararlı olarak kullanılabilmesi için güneş ışığına ihtiyaç olduğunu hatırlatmak isteriz. Hazır güneş de yüzünü göstermeye başlamışken bol bol yürüyüş yaparak güneş ışınlarının cildinize değmesini ve D vitamininin vücudunuzda yararlı şekilde kullanılmasını sağlayabilirsiniz.

Elbette doğru olan, kardiyoloji uzmanı doktorunuzun ve uzman bir diyetisyenin sağlık durumunuza uygun yönlendirmeleri doğrultusunda beslenmenizdir.


30 Mart 2012 Cuma

Pasif İçicilik Çocuklarda Akciğer Hastalıklarına Neden Oluyor


Sigara onu içenler kadar içenlerin çevrelerinde bulunanlara da zarar vermeye devam ediyor. Sigara dumanından en çok zarar görenler de ne yazık ki en çok korumak istediklerimiz, yani çocuklarımız oluyor.

Norveç Haukeland Üniversitesinin yayımladığı son çalışmaya göre sigara dumanına maruz kalan(pasif içici konumundaki) çocuklarda KOAH görülme olasılığı hiç sigara dumanına maruz kalmayan çocuklara göre 2 kat fazla.

KOAH: Akciğerlerdeki hava yollarının daralması ve akciğerlerin içinde yer alan küçük hava keseciklerinin normalden fazla büyümesi ile kendini gösteren bir hastalıktır, akciğerlerde doluluk hissi vardır hava akım hızı daralan kanallar nedeni ile yavaşlar bu da soluk alma ve vermede güçlüğe neden olur. Akciğerler kana yeterli oksijen verememeye başlar. Öksürük, balgam, nefes darlığı ile devam eden yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır. Bu hastalık ortaya çıktıktan sonra geri dönüşü yani tamamen tedavisi yoktur. Sadece ilerlemesi büyük oranda yavaşlatılabilir.

Yaklaşık 800 çocuk üzerinde yapılan çalışmaya göre gelişim çağında sigara dumanına maruz kalmak yetişkinlikte solunum yolu hastalıklarının ve KOAH'ın ortaya çıkma riskini 2 kat artırmakta.

Araştırmada cinsiyetlere göre de farklar olduğu görülmüş. Buna göre kız çocukları sigara dumanının zararlı etkilerinden erkek çocuklara göre çok daha fazla etkileniyor. Gelişme çağında sigara dumanına maruz kalan kız çocuklarının yetişkinlikte KOAH'a yakalanma ihtimali hiç sigara dumanına maruz kalmayan kız çocuklarına göre 1,9 kat fazla. Erkek çocuklarda ise pasif içicilerin hiç sigara dumanına maruz kalmayanlara göre KOAH'a yakalanma riski 1,5 ile 1,7 kat arası fazla.

KOAH'a yakalanma açısından çocuklarda pasif içicilik (sigara dumanına maruz kalma) yetişkinlikte sigara dumanına maruz kalmaktan çok daha tehlikeli. Akciğerlerin gelişim döneminde sigara dumanına maruz kalınması çocuklar büyüyüp yetişkin olduklarında solunum yolu hastalıklarına yakalanma ihtimalini de artırdığı için eğer çocukların sigara dumanına maruz kalmaları önlenebilirse KOAH gibi akciğer ve solunum hastalıklarının da görülme sıklığı azaltılabilir.(Johannessen, 2012)

Cincinnati Üniversitesi de bu çalışmayı destekler nitelikte bir çalışma ortaya koydu. 2-7 yaş arası 476 çocuk üzerinde yapılan araştırmaya göre özellikle 2 yaş civarı yüksek miktarda sigara dumanına maruz kalan ve alerjik duyarlılığı olan çocuklar 7 yaşına geldiklerinde aynı yaştaki alerjik duyarlılığı olmayan çocuklara göre çok daha yüksek miktarda akciğer fonksiyonlarında azalma yaşama riskine sahipler.

Tıpkı önceki çalışmada olduğu cinsiyetler arasında sigara dumanından zarar görme açısından farklar görülüyor. Buna göre kız çocuklarında sigara dumanına bağlı olarak akciğer fonksiyonlarında görülen bozulma erkek çocuklarına göre 6 kat daha kötü.(Burnst, 2012)

Her gün evde düzenli olarak 2 ve üzerinde sigara içiliyor olması bile çocukların akciğer gelişimlerini olumsuz şekilde etkiliyor ve geleceklerini de tehlike altına atıyor.

Özellikle kız çocuk anne ve babaları, evleri ve arabaları gibi çocukları ile vakit geçirdikleri ortamlarda sigara yakmadan önce bir kere daha düşünmeliler. O yakılanın sadece sigara değil, aynı zamanda çocuklarımızın sağlıklı geleceği olduğunu anlamamız gerekiyor.

Bu araştırmalar gösteriyor ki çocuklu aileler mutlaka sigara alışkanlıklarından kurtulmak zorundalar. Eğer bunu yapamıyorlarsa en azından çocukları ile ortak kullandıkları/yaşadıkları alanları sigara ve sigara dumanından tamamen arındırmak zorundalar. Bu arındırma işlemine sigara dumanı sinen kıyafetlerin de dahil olduğunu hatırlatırız.

Sigara ve her türlü tütün ürününden arınmış,


29 Mart 2012 Perşembe

Sigara ve Şizofreni


Şizofreni kelimesi Yunanca'da ayrık ya da bölünmüş anlamına gelen "şizo" ve akıl anlamına gelen "frenos" kelimelerinin birleşiminden oluşur. Bölünmüş akıldan kasıt şizofreni hastasının aynı anda birden çok gerçekliği yaşamasıdır.

Akıl oyunları filminden de hatırlayabileceğimiz gibi bir şizofreni hastası gerçekte var olmayan arkadaşlar edinebilir, kendisini büyük komplolar içinde görev alan önemli bir devlet görevlisi zannedebilir.

Şizofreni hastasının düşünüş, duyuş ve davranışlarında önemli bozukluklar görülür. Şizofreni Hastası, insan ilişkilerinden ve gerçek yaşamdan uzaklaşır, kendi dünyasını kurar ve bu dünyada yaşar.

Şizofreni, ortaya çıkışında genetik faktörlerin ve çevresel etkenlerin rol aldığı karmaşık bir beyin hastalığı olarak bilinir.

Zürih Üniversitesi Psikiyatri Hastanesi'nin yayımladığı son çalışma,  sigara içilmesinin de şizofreni hastalığının ortaya çıkmasını tetikleyebileceğini ortaya koyuyor.

Buna göre 1800 kişi üzerinde yapılan bir çalışmada sigara kullanımının şizofreniye neden olan genetik faktörleri uyardığı ve hastalığın ortaya çıkışına neden olabileceği söyleniyor.

Çoğu sağlıklı insan şizofreni için risk faktörü olduğu bilinen TCF4 genini taşır. TCF4 geni insanların düşünme şeklini, bilgiyi algılama ve düzenleme yeteneğini etkileyebilir.

Araştırmacılar sigara tüketim miktarı arttıkça bu riskli genin etkilerinin de arttığını belirtiyorlar.(Quednow, 2012)

Sigarayı bırakmak için onlarca neden var, ancak bu son araştırma akıl sağlığımızı koruyabilmek için de mutlaka sigaradan uzak durmamız gerektiğini ortaya koyuyor!



28 Mart 2012 Çarşamba

Hamilelikte Obezite ve Bebek Üzerindeki Etkileri


Obezite her yaştan her cinsten insan için çok önemli bir sağlık sorunu. Şu an dünya üzerinde gözüken en önemli salgın hastalıklardan biri olarak değerlendirilebilecek kadar da tehlikeli.

Obezite'nin kalp damar sağlığı, doğurganlık, kanser oluşumu, eklem rahatsızlıkları, beyin fonksiyonları, sosyal yaşam, ruh sağlığı, depresyon oluşumu üzerindeki olumsuz etkilerini biliyoruz.

Bunların hepsi şişmanlık sorunu olan kişiyi doğrudan etkileyen sağlık sorunları ve sıkıntılardı. Oysa şimdi çok daha büyük bir sorun var. Obezitenin artık sadece obezite sorunu yaşayan(şişman olan) kişiyi etkilemekle kalmadığını biliyoruz.

Yapılan araştırmalar anne karnındaki bebeğin de annenin şişman oluşundan olumsuz olarak etkilendiğini ortaya koyuyor.

Annenin hamilelik öncesindeki vücut kitle indeksinin yüksek olmasının ve gebelik süresince yaşadığı kilo alımının, doğacak olan bebekte kalp damar hastalıkları ve diyabet(şeker hastalığı) gibi metabolizma hastalıkları oluşumu ile ilgili bir risk yaratıp yaratmadığı araştırılıyor.(Hochner, 2012)

1400 kişi üzerinde yapılan araştırma sonuçlarına göre, annenin hamilelik öncesi vücut kitle indeksinin yüksek olmasının da gebelik sırasında kilo almasının da doğan bebeğe genetik şekilde aktarıldığı ve bebek büyüdükçe önemli sağlık sorunlarına ve fazla kilo sorununa neden olduğu anlaşılıyor.

Belli bir kilonun üzerinde olan kadınlarda hormonal denge bozulduğundan gebe kalma olasılığının oldukça düşük olduğu bilinir. Ancak artık biliyoruz ki annenin şişman olması ve gebelik süresince de kilo almaya devam etmesi bebeğin sağlığını da olumsuz etkiliyor.

O yüzden yıllardır danışanlarımıza yaptığımız uyarıları buradan da tekrarlayalım:


  • Hamilelikte "iki can taşıyorsun ona göre bol bol yemelisin" sözlerine kulaklarınızı tıkayın.
  • Beden Kitle İndeksiniz Obez ve üzerinde sonuçlar veriyorsa ideal kilonuza yaklaşmadan hamile kalmayı aklınızdan bile geçirmeyin.
  • Sigara alkol gibi maddeler kullanıyorsanız hamile kalmadan en az 6-12 ay önce kullanmayı bırakın.
  • Doğumdan sonra ve doğum öncesinde sütünüz artsın diye zorla yedirilen sağlıksız yiyecek, macun vb içeriklerden kesinlikle uzak durun.
  • Hamilelik döneminde yalnızca kadın doğum uzmanınızın beslenme ve egzersiz tavsiyelerine uyun.

Unutmayın bu araştırmanın sonuçları çok çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor obezite sorunu yaşayan annelerin çocukları, gençlik dönemlerinde ve/veya ilerleyen yaşlarında yüksek tansiyon sorunu yaşamaya, kalp-damar hastalıklarına ve şeker hastalığına yakalanmaya genetik açıdan yatkın olarak doğuyorlar. Doğduktan sonra da ömür boyu bu riski taşıyorlar. (Hochner, 2012)

Buna göre genç yaşta kalp krizi geçiren insanların annelerinin hamilelik dönemi araştırılırsa bu çalışmanın bulgularını destekler sonuçlar ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Şişmanlık sorunu yaşayan anne adaylarını buradan uyarmış olalım, öncelikle kendi sağlığınız için lütfen sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanarak fazla kilolarınızdan kurtulun ve sağlıklı olan ideal kilonuzda kaliteli bir yaşamın keyfine varın. Ondan sonra gerçek bir mucize olan anneliği keyifle sağlıkla yaşayın.

Eğer bunu kendiniz için yapma konusunda isteksizseniz bile doğacak çocuğunuza karşı sorumlu olduğunuz için yapın. Sağlıklı ideal kilonuza ulaşmadan hamile kalırsanız doğacak çocuğunuzu ömür boyu ciddi sağlık sorunları ile mücadele etmek zorunda bırakacağınızı belki de genç yaşta kalp krizi geçirmesine neden olacağınızı unutmayın.  



26 Mart 2012 Pazartesi

Obezite İlerleyen Yaşlarda Beyin Üzerinde Nasıl Etkiler Yapar?


Obezitenin(şişmanlık) kalp damar hastalıkları üzerindeki olumsuz etkilerinden, yaşam kalitesinde meydana getirdiği düşüş ve ruh sağlığına olan olumsuz etkilerinden önceki yazılarımızda bahsetmiştik.

Dünya genelinde bir salgın hastalık gibi yayılan obezite konusunda çalışmalar hızla devam ederken her geçen gün yeni bir araştırmanın sonuçları ile karşılaşıyoruz.

Seul Ulusal Üniversitesi’nin son çalışması obezitenin ilerleyen yaşlardaki etkilerine ışık tutuyor.

60 yaş ve üzerindeki 250 kişi üzerinde yapılan bu araştırmaya göre obezite ilerleyen yaşlarda beyin fonksiyonlarında ve aklın bilme ve idrak kabiliyetinde azalmaya neden oluyor.   

Özellikle iç organların çevresinde, yani karın bölgesinde, yağların toplandığı 60-70 yaş arasındaki obez hastalarda, beyin fonksiyonlarında gerileme ve bunama görülme riski, normal kiloda olanlara oranla çok daha yüksek.

Buna göre obezitenin, özellikle de bel-karın bölgesinde görülen obezitenin önlenmesi, ilerleyen yaşlarda beyin fonksiyonlarında azalma ve bunamanın önlenmesi açısından oldukça önemli olabilir.(Yoon DH, 2012)

Bu araştırma, obezitenin beyin üzerindeki etkilerini gösteren az sayıda araştırmadan biri olması ve bu etkilerin daha iyi anlaşılabilmesi açısından çok önemli. Bazı kaynaklara göre 65 yaşın üzerindeki her 3 kişinden birinde bunama ortaya çıkma riski söz konusu. Bu araştırma gösteriyor ki dengeli bir beslenme, sağlıklı olan kiloya ulaşıp bunu korumak, düzenli egzersiz yapmak, tansiyon ve kolesterol değerlerini sağlıklı seviyede tutmak, bu riski azaltmak için oldukça yardımcı olabilir.

22 Mart 2012 Perşembe

Trans Yağlar Öfke ve Saldırganlığa Sebep Olur mu?


Son yıllarda trans yağlar özellikle televizyon ekranlarında sık sık karşımıza çıkmakta. Pek çok ürün içeriğinde trans yağ bulunmadığının reklamını yapar oldu. Trans yağların zararları ile ilgili pek çok bilgi yayımlandı.

Peki nedir bu trans yağlar nerede bulunurlar?  

1900'lü yılların başında sıvı yağları katılaştırma adına yapılan deneyler sonuç veriyor. Doymamış yağlar (oda sıcaklığında da buzdolabında da sıvı halde kalan bitkisel sıvı yağlar) hidrojenasyon işlemine tabi tutularak (yani sıvı yağın yapısına hidrojen eklenerek) katı hale getiriliyor. Böylece oda sıcaklığında erimeyen bir yağ cinsi ortaya çıkıyor. Üstelik tereyağından farklı olarak buzdolabından çıktığı anda sürülmeye hazır! Buna hidrojene nebati yağ, hidrojene bitkisel yağ ya da margarin deniliyor.

Ancak bir sorun var sıvı yağları katı hale getirmek için uygulanan hidrojenasyon ve kimyasal süreçler trans yağların oluşmasına neden oluyor. Nebati yağlar, margarinler, hazır yiyecekler, tekrar tekrar kullanılan kızartma yağları ve fast food yiyecekler yüksek oranda trans yağ içeriyorlar.

1900'lü yılların ortalarında trans yağların bir takım sağlık sorunlarına neden olabileceği düşüncesi ile araştırmalar başlatılıyor. Günümüze kadar gelen araştırmaların bilinen sonuçları trans yağların, insülin intoleransı, yaşlanma, kızarıklık şişme gibi belirtiler veren iltihabi durumlar, karaciğer rahatsızlıkları,  kalp-damar hastalıkları, obezite, cinsel işlev bozuklukları gibi önemli sağlık sorunlarına neden olabildiği yönünde.

Bu konuda yapılan son çalışma California Üniversitesine ait. Üniversite trans yağların insan davranışları üzerinde nasıl etkiler yarattığı konusunda bir araştırma yapıyor. Erkek ve kadınlardan oluşan yaklaşık 1000 kişi üzerinde yapılan araştırmanın sonuçları önemli. Buna göre trans yağların fazla miktarda tüketimi çabuk öfkelenmeye ve saldırganlığa neden olabiliyor.(Golomb, 2012) Bu araştırmanın sonuçları Las Palmas de Gran Canaria Üniversitesinin yayımladığı trans yağların depresyon riskini artırabileceği yönündeki araştırmasını da destekler nitelikte.(Sanchez Villegaz,2011)

Sonuç olarak trans yağları ve trans yağ kaynaklarını hayatımızdan tamamen çıkartmak kendi sağlığımız ve gelecek nesillerin sağlığı için oldukça önemli gözüküyor. Özellikle okul kantinlerinde ve insanların topluca yaşadığı, zaman geçirdiği ortamlarda ve hapishanelerde, sağlık üzerindeki tüm olumsuz etkilerinin yanında saldırganlık ve ani öfkelenmeye de neden olabilen trans yağ içeren yiyeceklerin, kesinlikle bulundurulmaması gerekiyor.

21 Mart 2012 Çarşamba

Beyaz Pirinç ve Tip 2 Diyabet


8-9000 yıl önce Çin'de üretilmeye başlanıp bütün dünyaya yayılan bir besin maddesinden bahsedeceğiz bugün. Ülkemizde gençlerin pişirmeyi öğrendiklerinde yemek yapmayı biliyorum demeye başladıkları bir yemeğin ana maddesi yani pirinç. Günümüzde pirinç dünya nüfusunun  neredeyse yarısını her gün besleyen önemli bir besin.

Ne yazık ki bugün tüketilmekte olan pirinç kabuklu, vitamin-mineral yönünden zengin, lif içeriği yüksek olan kahverengi pirinç değil; rafine edilmiş, kabuğundan ayrılmış, pek çok işlemden geçerek beyaz hale gelmiş olan marketlerde gördüğümüz beyaz pirinç.

Üstelik beyaz pirincin kan şekerinde yükselme ve alçalma şeklinde ani oynamalara neden olan Glisemik İndeks değeri de oldukça yüksek. Beyaz pirinç 64, kahverengi pirinç 55, tam tahıllar 41, arpa 25 glisemik indeks değerine sahip.(Foster-Powell, 2002)

İnsanlar üzerinde yapılmış olan büyük çaplı pek çok araştırma glisemik indeksi yüksek yiyeceklerin günlük beslenmede büyük yer tutmasının tip 2 diyabet(yetişkin şeker hastalığı) riskini büyük oranda artırdığını ortaya koyuyor.(Villegas R,2007)

Harvard Üniversitesi beyaz pirincin tip 2 diyabete neden olup olmadığı konusunda bir araştırma yapıyor. Araştırma şeker hastalığı olmayan, Çin Halk Cumhuriyeti, Japonya, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlarından oluşan ve 4 yılla 20 yıl arasında takip edilen bir topluluk üzerinde yapılıyor.

Araştırma sonucunda daha fazla miktarda beyaz pirinç tüketmenin tip 2 diyabet oluşum riskini artırdığı ortaya çıkıyor. (Qi Sun, 2012)

Çinde günde 5 porsiyon beyaz pirinç tüketildiği, Amerika'da ise haftada 5 porsiyondan az beyaz pirinç tüketildiği gözlemleniyor. Bu da Çin, Japonya gibi beyaz pirinç tüketiminin daha fazla olduğu ülkelerde şeker hastalığına yakalanma riskinin daha büyük olduğunu gösteriyor. Fazladan tüketilen her porsiyon beyaz pirinç (150 gram) tip 2 diyabete yakalanma riskini %11 oranında artırıyor.(Qi Sun, 2012)

Ayrıca beyaz pirincin yoğun olarak tüketildiği bölgelerde on iki parmak bağırsağı ülserinin görülme sıklığının arttığı(Tovey F, 2009) buna karşın hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde kahverengi pirincin kepeğinde ve filizlerinde bulunan bazı maddelerin on iki parmak bağırsağı ülserinden koruyucu özellikte olduğu ortaya çıkıyor.(Jayaraj, 2001)

Bu nedenle hazırlanması daha zahmetli de olsa beyaz pirinç yerine kahverengi pirinç kullanmak çok daha sağlıklı olacaktır. Beyaz pirinç yerine kahverengi pirinç kullanımının diyabet hastalığı riskini bir ölçüde azalttığını ortaya koyan çalışmaların da olması bu konuda kararlı adımlar atılması gerektiğini gösteriyor.(Sun Q, 2010)


Medulla Vita