obezite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
obezite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2012 Perşembe

Yemeğin Aile ile Birlikte Yenilmesi Sağlığı Olumlu Etkiliyor


Modern zamanlarda yaşıyoruz. Öyle zamanlar ki bunlar her bireyin kendine özel istek ve beklentileri var. Birey kendi arzularının peşinde koşarken bir arada olma isteğinden de gittikçe uzaklaşıyor. Bu ayrılık toplumun temeli olan ailede başlıyor.

Çok meşgul olan anne babalar daha gelişim çağındaki çocuklarına yeterince vakit ayıramamaya, onların yaşları nedeni ile doğal olarak sahip oldukları enerji ile başa çıkamamaya başlıyorlar. Çocuklardaki bu enerjinin bir nedeni de sokaktan kopup apartman dairelerine tıkılı kalmaları buna çözüm olarak da kreşler, yuvalar ve ana okulları aileler tarafından tercih ediliyor...

Daha büyüme gelişme çağında başlayan bu uzaklaşma ve bireyselleşme ergenlik dönemi ve sonrasında iyice yerleşiyor. O yüzden geçmiş yıllarda alışık olduğumuz ve başka türlüsünü düşünemediğimiz her akşam birlikte masaya oturan aile tablosu gittikçe siliniyor.

Çocuklar büyüdükçe yemeklerini dışarıda yemeyi ya da eve sipariş edip canları istediği bir saatte odalarında yemeyi tercih ediyorlar. Aslında ailelerin bir araya geldiği dertlerini, sevinçlerini paylaştıkları, böylece aralarındaki bağı güçlendirdikleri yemek sofraları da böylece yok olup gidiyor.

Rutgers Üniversitesi son çalışmasında bu konuya değiniyor. Buna göre Amerikalıların yemek bütçelerinin %40'ı dışarıda yemek için harcanıyor. Birlikte toplanıp ailece yenilen yemekler ise sadece özel günlerde ve dini bayramlarda tercih ediliyor. Dışarıda yenilen yemeğin aile bütçesi üzerindeki olumsuz etkilerinin yanında kalitesiz ve sağlıksız yiyeceklerin tüketiliyor olmasının sağlık üzerinde de olumsuz etkileri büyük. Halk sağlığı uzmanlarına göre özellikle çocuklarda aile ile birlikte yemek yeme alışkanlığının azalması obezite ve yararlı besin öğelerinden fakir yetersiz bir beslenme riskini  doğuruyor.(FASEB, 2012)

Ancak çok meşgul olan anne babaları çocukları ile birlikte her akşam bir yemek masası etrafında toplanıp birlikte vakit geçirmeye ikna etmek de başlı başına bir sorun. Bu konuda ailelere eğitim verilmesi ve bunun çocuklarının geleceği için ne kadar önemli olduğunun anlatılması gerekiyor.

Bu konuda yapılmış olan 68 farklı çalışmanın sonuçları karşılaştırıldığında aile ile birlikte yemek yenilmesi ile çocukların sağlığı arasında önemli bir ilişki olduğu ortaya çıkıyor. Aile ile birlikte yemek yenilmesi liften vitamin ve minerallerden zengin sebze, meyve gibi sağlıklı besinlerin ve meyve suyu, su gibi sağlıklı içeceklerin tüketilmesini sağlayarak obezite oranını da azaltabiliyor. Araştırmacılar aile ile birlikte yemek yiyen çocukların beden kitle indekslerinin daha düşük olduğunu belirtiyorlar.(FASEB, 2012)

O halde sağlıklı bir gelecek için bireyselliği bir kenara bırakıp yeniden aile olmanın ve aile için paylaşımın sohbetin ve aile bağlarını güçlendirmenin en önemli noktalarından biri olan aile sofralarını yeniden canlandırmanın zamanıdır. Elbette o sofralarda sağlık durumumuza uygun doğru besin tercihleri olması ve porsiyonlarımıza dikkat etmemiz şartıyla.


9 Nisan 2012 Pazartesi

Süpermarketiniz Sizi Şişmanlatıyor Olabilir!


Fransız Ulusal Sağlık ve Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü'nün Paris'te 2007-2008 yılları arasında yürütüğü bir çalışma ilginç bir gerçeği ortaya çıkartıyor, buna göre alışveriş yaptığınız süpermarket kilonuz üzerinde etkili olabilir!

Araştırmada katılımcıların daima ucuz fiyat garantisi veren indirimli süpermarketlerden, eğitim seviyesi düşük olan bölgelerdeki süpermarketlerden ya da evlerine/mahallelerine uzak olan süpermarketlerden alışveriş yapma durumları ile beden kitle indeksleri ve bel ölçüleri arasında bir ilişki olup olmadığı inceleniyor.

7131 kişi üzerinde yapılan bu çalışmaya göre özellikle daima ucuz fiyat garantisi veren indirimli süpermarketlerden alışveriş yapanların beden kitle indekslerinin ve kilolarının daha yüksek olduğu, karın bölgesindeki yağlanmalarının da daha fazla olduğu gözlemleniyor. Bu çalışmaya göre eğitim seviyesi yükseldikçe kilo sorunu da azalıyor.

Araştırma, katılımcıların yalnızca %11,4'ünün yiyecek alışverişlerini öncelikle ikamet ettikleri bölgelerde yapmakta olduğunu gösteriyor. Sonuç olarak süpermarketlerin uygun bir düzenleme ile alışveriş yapanların gıda alışverişlerini ve beslenme alışkanlıklarını olumlu yönde değiştirme ve halk sağlığına katkı sağlama açısından değerlendirilmesi gereken bir adres olabileceği belirtiliyor. (Chaix, 2012)  

Süpermarketlerin yalnızca sağlıklı olan gıda ürünlerini satmaları sağlanabilirse toplum sağlığı ve fazla kilo problemi üzerinde de olumlu etkiler sağlanabilir.


28 Mart 2012 Çarşamba

Hamilelikte Obezite ve Bebek Üzerindeki Etkileri


Obezite her yaştan her cinsten insan için çok önemli bir sağlık sorunu. Şu an dünya üzerinde gözüken en önemli salgın hastalıklardan biri olarak değerlendirilebilecek kadar da tehlikeli.

Obezite'nin kalp damar sağlığı, doğurganlık, kanser oluşumu, eklem rahatsızlıkları, beyin fonksiyonları, sosyal yaşam, ruh sağlığı, depresyon oluşumu üzerindeki olumsuz etkilerini biliyoruz.

Bunların hepsi şişmanlık sorunu olan kişiyi doğrudan etkileyen sağlık sorunları ve sıkıntılardı. Oysa şimdi çok daha büyük bir sorun var. Obezitenin artık sadece obezite sorunu yaşayan(şişman olan) kişiyi etkilemekle kalmadığını biliyoruz.

Yapılan araştırmalar anne karnındaki bebeğin de annenin şişman oluşundan olumsuz olarak etkilendiğini ortaya koyuyor.

Annenin hamilelik öncesindeki vücut kitle indeksinin yüksek olmasının ve gebelik süresince yaşadığı kilo alımının, doğacak olan bebekte kalp damar hastalıkları ve diyabet(şeker hastalığı) gibi metabolizma hastalıkları oluşumu ile ilgili bir risk yaratıp yaratmadığı araştırılıyor.(Hochner, 2012)

1400 kişi üzerinde yapılan araştırma sonuçlarına göre, annenin hamilelik öncesi vücut kitle indeksinin yüksek olmasının da gebelik sırasında kilo almasının da doğan bebeğe genetik şekilde aktarıldığı ve bebek büyüdükçe önemli sağlık sorunlarına ve fazla kilo sorununa neden olduğu anlaşılıyor.

Belli bir kilonun üzerinde olan kadınlarda hormonal denge bozulduğundan gebe kalma olasılığının oldukça düşük olduğu bilinir. Ancak artık biliyoruz ki annenin şişman olması ve gebelik süresince de kilo almaya devam etmesi bebeğin sağlığını da olumsuz etkiliyor.

O yüzden yıllardır danışanlarımıza yaptığımız uyarıları buradan da tekrarlayalım:


  • Hamilelikte "iki can taşıyorsun ona göre bol bol yemelisin" sözlerine kulaklarınızı tıkayın.
  • Beden Kitle İndeksiniz Obez ve üzerinde sonuçlar veriyorsa ideal kilonuza yaklaşmadan hamile kalmayı aklınızdan bile geçirmeyin.
  • Sigara alkol gibi maddeler kullanıyorsanız hamile kalmadan en az 6-12 ay önce kullanmayı bırakın.
  • Doğumdan sonra ve doğum öncesinde sütünüz artsın diye zorla yedirilen sağlıksız yiyecek, macun vb içeriklerden kesinlikle uzak durun.
  • Hamilelik döneminde yalnızca kadın doğum uzmanınızın beslenme ve egzersiz tavsiyelerine uyun.

Unutmayın bu araştırmanın sonuçları çok çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor obezite sorunu yaşayan annelerin çocukları, gençlik dönemlerinde ve/veya ilerleyen yaşlarında yüksek tansiyon sorunu yaşamaya, kalp-damar hastalıklarına ve şeker hastalığına yakalanmaya genetik açıdan yatkın olarak doğuyorlar. Doğduktan sonra da ömür boyu bu riski taşıyorlar. (Hochner, 2012)

Buna göre genç yaşta kalp krizi geçiren insanların annelerinin hamilelik dönemi araştırılırsa bu çalışmanın bulgularını destekler sonuçlar ortaya çıkması şaşırtıcı olmayacaktır.

Şişmanlık sorunu yaşayan anne adaylarını buradan uyarmış olalım, öncelikle kendi sağlığınız için lütfen sağlıklı yaşam alışkanlıkları kazanarak fazla kilolarınızdan kurtulun ve sağlıklı olan ideal kilonuzda kaliteli bir yaşamın keyfine varın. Ondan sonra gerçek bir mucize olan anneliği keyifle sağlıkla yaşayın.

Eğer bunu kendiniz için yapma konusunda isteksizseniz bile doğacak çocuğunuza karşı sorumlu olduğunuz için yapın. Sağlıklı ideal kilonuza ulaşmadan hamile kalırsanız doğacak çocuğunuzu ömür boyu ciddi sağlık sorunları ile mücadele etmek zorunda bırakacağınızı belki de genç yaşta kalp krizi geçirmesine neden olacağınızı unutmayın.  



26 Mart 2012 Pazartesi

Obezite İlerleyen Yaşlarda Beyin Üzerinde Nasıl Etkiler Yapar?


Obezitenin(şişmanlık) kalp damar hastalıkları üzerindeki olumsuz etkilerinden, yaşam kalitesinde meydana getirdiği düşüş ve ruh sağlığına olan olumsuz etkilerinden önceki yazılarımızda bahsetmiştik.

Dünya genelinde bir salgın hastalık gibi yayılan obezite konusunda çalışmalar hızla devam ederken her geçen gün yeni bir araştırmanın sonuçları ile karşılaşıyoruz.

Seul Ulusal Üniversitesi’nin son çalışması obezitenin ilerleyen yaşlardaki etkilerine ışık tutuyor.

60 yaş ve üzerindeki 250 kişi üzerinde yapılan bu araştırmaya göre obezite ilerleyen yaşlarda beyin fonksiyonlarında ve aklın bilme ve idrak kabiliyetinde azalmaya neden oluyor.   

Özellikle iç organların çevresinde, yani karın bölgesinde, yağların toplandığı 60-70 yaş arasındaki obez hastalarda, beyin fonksiyonlarında gerileme ve bunama görülme riski, normal kiloda olanlara oranla çok daha yüksek.

Buna göre obezitenin, özellikle de bel-karın bölgesinde görülen obezitenin önlenmesi, ilerleyen yaşlarda beyin fonksiyonlarında azalma ve bunamanın önlenmesi açısından oldukça önemli olabilir.(Yoon DH, 2012)

Bu araştırma, obezitenin beyin üzerindeki etkilerini gösteren az sayıda araştırmadan biri olması ve bu etkilerin daha iyi anlaşılabilmesi açısından çok önemli. Bazı kaynaklara göre 65 yaşın üzerindeki her 3 kişinden birinde bunama ortaya çıkma riski söz konusu. Bu araştırma gösteriyor ki dengeli bir beslenme, sağlıklı olan kiloya ulaşıp bunu korumak, düzenli egzersiz yapmak, tansiyon ve kolesterol değerlerini sağlıklı seviyede tutmak, bu riski azaltmak için oldukça yardımcı olabilir.

6 Mart 2012 Salı

Reflü Hastalığı


Modern toplumun ve çağımızın en çok karşılaşılan sağlık sorunlarından birini ele alacağız. Konumuz Gastroözofageal Reflü Hastalığı. Her zaman olduğu gibi tıbbi terimleri sadeleştirecek ve en kolay anlaşılır şekilde sizlere sunmaya özen göstereceğiz.

Öncelikle Reflü nedir ona bakalım:

Günümüzde bir hastalık adı gibi anılan reflünün esasen kelime anlamı geriye akımdır. Geriye kaçış olarak da bilinir. Gaster kelimesi Latince'de mide anlamına gelir. Gastro mide ile ilgili anlamındadır. Özofagus Latince'de yemek borusu anlamına gelir. Özofageal yemek borusu ile ilgili anlamındadır. Gastroözofageal Reflü, mide ve yemek borusu ile ilgili geri akım ya da mideden yemek borusuna geri akım anlamına gelir. Mide içeriğinin(asit, safra, yiyecek maddeleri) mideden yukarıdaki yemek borusuna doğru herhangi bir zorlama olmaksızın geçişini anlatır.

Sağlıklı bireylerde de gün içinde birkaç kere sorunsuz şekilde gerçekleşebildiğinden esasen reflü bir hastalık değildir. Doğal fizyolojik bir süreçtir. (Yamada, 1999) Düşünülenin aksine kişi uyanık ve ayaktayken, yatar pozisyonda ya da uyuma halinde olduğundan daha sık gerçekleşir. Ancak yatar durumda gerçekleştiğinde etkisi daha büyük olur. Sağlıklı bireylerde reflü gerçekleştiğinde mide asitlerini içeren sıvı yemek borusundan kısa sürede temizlenir. (Schwartz, 1999)



Gastroözofageal Reflü Hastalığı (GÖRH) nedir:

Mideden yukarıya, yemek borusuna gelen asitli geri akıntı, fıtık, obezite(şişmanlık), sigara kullanımı gibi nedenlerle şiddetlenerek yemek borusuyla uzun süre temas halinde kaldığında, yemek borusunun asitten kendini koruma özelliği yok olur, bu sürecin devam etmesiyle gırtlak, yemek borusu ve solunum sisteminde doku hasarı meydana gelir. Bu duruma Gastroözofageal Reflü Hastalığı diyoruz. GÖRH ciddiye alınması gereken bir sağlık sorunudur. İleri aşamalarında tedavi edilmezse kansere neden olabilir. Modern toplumlarda en sık görülen hastalıklardan biridir, insan sağlığını ve yaşam kalitesini büyük ölçüde etkiler. (Gispert JP, 2009)


GÖRH bulguları:

1) Göğüste yanma: iki göğüs kafesini birleştiren ortadaki kemiğin arkasında, mideden göğüse yayılan bir yanma hissi oluşması. Genellikle yemeklerden 30-60 dakika sonra ortaya çıkar, nadiren birkaç saat sonra da hissedilebilir. Yatar pozisyonda şiddeti artar. Zaman zaman gece uykusundan uyandıracak şiddette olabilir. Bu durum Amerikadaki yetişkin nüfusun, %44'ünde ayda en az 1 kere, %14'ünde her hafta(Locke GR, 1997) %7'sinde ise her gün meydana gelir ve reflü ile ilgili en tipik bulgudur. (Kahrilas, 2004)

2) Ağıza mide içeriğinin gelmesi(acı-ekşi su, asit, safra, yiyecek maddeleri): Genellikle ağır bir yemek yenildikten sonra olur. Bu nedenle tok karnına sırt üstü yatılmaması önemlidir. Son yiyecek akşam yatmadan en az 2-4 saat önce yenilmiş olmalıdır.

3) Yutma güçlüğü de en tipik reflü bulgularından biridir.

Bu bulgular haftada en az 2 defa ortaya çıkıyorsa hastalıktan(GÖRH) kuşkulanılmalı ve mutlaka bir dahiliye uzmanına muayene olunmalıdır. Amerikadaki yetişkin nüfusun %20'sinde mideden yemek borusuna geri akıntı durumu hastalığı(GÖRH) görüldüğünü düşünürsek (Dent J, 2005) bu durumun ülkemizde de oldukça yaygın görülebileceğini öngörebiliriz. Bu açıdan benzer şikayetlerimiz varsa muayene olmayı ihmal etmememiz gerekir.

Bunların dışında daha nadir gözüken GÖRH bulguları da vardır. Bunlara mide sıvısının ağız içine, ciğerlere, nefes borusuna kaçması neden olabilir. Örneğin, larenjit(gırtlak iltihabı), öksürük, astım, diş minesi kayıpları, sinüzit, ses kısıklığı, zatürree vb.(Sweet MP, 2007) Ayrıca São Paulo Eyalet Üniversitesi'nin  2011'de yapmış olduğu bir çalışmada ses teli rahatsızlıkları olanlarda reflü hastalığı görülme sıklığının oldukça yüksek olduğu belirtiliyor.

Obezite(şişmanlık):

Şişmanlık özellikle de karın bölgesinde görülen şişmanlık GÖRH riskini büyük oranda artırır. Yapılan bir çalışmada yüksek kilolu ve şişman olmakla, GÖRH, yemek borusunda aşınma ve yemek borusu kanserleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu görülmüş.(Festi D, 2009)

Ayrıca iç organlarda meydana gelen yağlanma ve GÖRH arasında da anlamlı bir ilişki görülmüş. Buna göre iç organlarda artan yağlanma karın bölgesi içi basıncı ve barsak içi basıncı artırıyor bu da fıtığa neden olabiliyor.(de Vries, 2008) Fıtıklar bilindiği gibi GÖRH'nın önemli nedenlerinden biri.

GÖRH tedavisi:

Tıp doktorları tarafından uygulanan mevcut sıkıntıyı gidermeye yönelik çeşitli tedavi yöntemleri vardır. Bunların bir kısmı reflü atakları sırasında çiğnenebilen ve rahatlama sağlayan ilaçlardan bir kısmı da belli sürelerle tedavi amaçlı alınması gereken ilaçlardan oluşur. Ayrıca GÖRH'ün ortaya çıkış nedenine göre ihtiyaç halinde genel cerrahi uzmanları tarafından ameliyatla tedavi de yapılmaktadır. Bunların yanında yaşam tarzında yapılacak bazı değişikliklerle rahatlama sağlanabilmektedir.



Yaşam tarzı değişiklikleri:

Burada bahsedeceğimiz yaşam tarzı değişiklikleri bilgi verme amaçlıdır. GÖRH tedavisine başlanması için öncelikle mutlaka bir dahiliye uzmanına muayene olunması gerekir. Doktorunuzun önermediği hiçbir yöntemi uygulamayınız.

Son yıllarda GÖRH ile ilgili yalnızca hastayı rahatsız eden yiyecek ve içeceklerden uzak durulması eğer bir rahatsızlık yaratmıyorsa uygun miktarlarda tüketilmesinde bir sakınca olmadığı görüşü yaygınlaşmış olsa da genel olarak Gastroözofageal Reflü Hastalığında(GÖRH) şikayetleri artıran içeriklerden uzak durmak yararlı olacaktır. Aşağıda uzak durulması önerilen içeriklerden ve yaşam tarzına yönelik değişikliklerden bahsedeceğiz.


  • Tütün ve tütün ürünlerinden(sigara, nargile, pipo, puro, vs.) kesinlikle uzak durulmalı.
  • Alkollü içkilerden uzak durulmalı.
  • Turunçgillerin(limon, portakal, greyfurt vs) suyu asitli yapısı nedeni ile tüketilmemeli.(Kaltenbach, 2006)
  • Mutlaka kilo verilmeli ve ideal kilo ve ölçüler korunmalı.
  • Kahveden ve kafeinli içeceklerden ve koyu(demli) çaydan uzak durulmalı.
  • Turşulardan uzak durulmalı.
  • Çikolatadan uzak durulmalı.
  • Mintlerden (küçük nane aromalı şekerler vb) uzak durulmalı.
  • Nane, soğan gibi besinlerin tüketimi azaltılmalı, beslenmede protein içeriği artırılmalı, mide asidinin uyarılmasını önlemek için acı baharatlar, karbonatlı içecekler ve domates tüketilmemeli.(Dönmez, 2010)
  • Öğünlerde aşırı miktarda tüketimden kaçınılmalı, içecek tüketimi öğün aralarında tercih edilmeli, öğünlerle birlikte içecek tüketilecekse miktarı az tutulmalı. Yiyecek ve içecekler çok sıcak veya çok soğuk olacak şekilde tüketilmemeli.(Dönmez, 2010)
  • Yağlı yiyeceklerden kaçınmalı.
  • Kızartmalardan ve fastfood içeriklerinden uzak durulmalı. Gazlı içeceklerin tüketimi azaltılmalı.
  • Düşük karbonhidratlı bir beslenme düzeni uygulanmalı. Yapılan araştırmalar günlük beslenmede karbonhidrat alımının azaltılıp, protein alımının artırılmasının GÖRH ile ilgili yakınmalarda azalma sağladığını ortaya koyuyor.(Yancy, 2001),(Austin,2006)
  • Yatmadan 2-4 saat öncesinden yatıncaya kadar yiyecek tüketilmemeli.(Hagman, Bektaş, Üstün, 2009)
  • Yatağın baş kısmı (yastık konulan bölüm) yükseltilmeli. Ancak burada özellikle dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Başın altına fazladan yastık koyarak hastanın başını yükseltmek, karın içi basıncı artırarak GÖRH'ü kötüleştirir. Bu nedenle yapılması gereken uygulama, sadece yatağın baş kısmındaki ayaklarının altına takoz konularak, olduğu gibi yatağın baş kısmının 15 cm kadar yerden yukarı kaldırılmasıdır.(Hagman, Bektaş, Üstün, 2009)


Gastroözofageal Reflü Hastalığının yaşam kalitenizi olumsuz etkilemeyeceği, 

1 Mart 2012 Perşembe

Yeşilay Haftası


Mart ayı baharın başlangıcı olmasının yanında çok önemli bir kurumumuza adanmış olan bir haftayı da bünyesinde barındırmaktadır. 1-7 Mart tarihleri arasında her yıl çeşitli etkinliklerle değerlendirilen Yeşilay Haftasını... Bağımlılık alanında danışmanlık yaparken Türkiye Yeşilay Cemiyeti'nden ve ülke sağlığına katlılarından bahsetmemek haksızlık olurdu diye düşündük ve mart ayının ilk yazısını bu değerli kurumumuza ayırmaya karar verdik.




Yeşilay'ın kuruluşu:

Önce bu değerli kurumun tarihinden bahsedelim. Birinci Dünya Savaşı sonrasında ülkemizde içki ve uyuşturucu madde kullanımı bir salgın halini almaya başlamıştı. Bu durumu gören Ord.Prof.Dr.Mazhar Osman ve arkadaşları halkı ve gençliği uyarmak ve içki ve uyuşturucu madde salgınına karşı mücadele etmek için 5 Mart 1920 tarihinde İstanbul’da “Hilâl-i Ahdar” adıyla bu değerli kurumun temellerini attılar. Daha sonra bu kurum “Yeşil Hilal” sonra “Yeşilay” isimlerini kullandıktan sonra günümüze “Türkiye Yeşilay Cemiyeti” olarak gelmiştir.


Yeşilay kurulduğu tarihten itibaren alkollü içki, sigara ve uyuşturucunun zararlarını topluma anlatmak ve bu maddeleri kullananları vazgeçirmek için mücadele etmiştir. Bu mücadelesi sonucunda Yeşilay, 19 Eylül 1934 tarihinde toplanan Bakanlar Kurulu tarafından aynı tarih ve 2-1288 sayılı alınan karar ile "çalışmaları ülke çapında yararlı olan, ülke ve toplum yararına hizmet eden cemiyet" olarak kabul edilmiş ve Kamuya Yararlı Cemiyetler arasına alınmıştır.



Günümüzde Yeşilay, mücadele alanını genişleterek, toplumumuzun, özellikle gençlerimizin beden ve ruh sağlığını tahrip eden sigara, içki ve uyuşturucuya karşı mücadelesini sürdürmenin yanında; kumar, fuhuş, internet ve ekran(tv) bağımlılıklarına karşı da mücadeleye başlamıştır.



Bağımlılık:

“Alışkanlıklar bir halata benzer. Her gün birer lifini örmek suretiyle sonunda onu, kopması mümkün olmayan bir hâle getiririz. Bu sebeple gerek çocuklarımızda, gerekse kendimizde gelişmekte olan alışkanlıklara çok dikkat etmeliyiz.”
Horace Mann


“Alışkanlıkların zincirleri, önce hissedilmeyecek kadar hafif, sonra kırılamayacak kadar güçlü olur.”
Benjamin Dizraelli



Bağımlılık, bağımlılık yapıcı özellikteki madde/eylem olmadığı zaman onu istemek, yokluğunda sıkılıp gerginlik ve kaygı duymak şeklinde başlar. Buna alışma dönemi denir. Sonrasında maddeye, eyleme ya da kişiye alışkanlığın ötesinde bağlanma, onsuz yapamama, yaşayamayacağını düşünme hali yani gerçek bağımlılık durumu ortaya çıkar.



Bağımlılık, zararını ve yol açtığı kötü sonuçları bile bile madde kullanmaya, eylemi sürdürmeye devam etme durumu diye tanımlanabilir. Fiziksel, kimyasal ve psikolojik ayakları olan karmaşık bir süreçtir. Maddenin/eylemin yokluğunda terleme, titreme, kasılma, gerginleşme, depresyon, sinirlenme, kişilik değişimi, kusma, genel sağlık durumunda kötüleşme, bitkinlik, kendine ve çevreye zarar verme, maddeyi elde edebilmek için yasa dışı yollara başvurma(hırsızlık vb), geçici bilinç kaybı gibi belirti ve durumlar ortaya çıkar.



Bağımlılıklar yerleştikten sonra mücadele etmek güçtür bu nedenle en doğru uygulama bağımlılık ortaya çıkmadan toplumu ve özellikle gençleri bağımlılık yapan madde ve eylemlere karşı uyarmak bu konuda etkili eğitim faaliyetleri düzenlemek ve koruyucu sağlık uygulamalarına ağırlık vermektir.




Ülkemizdeki durum:

ESPAD (Avrupa Gençlerde Madde Kullanımı Değerlendirme Projesi) 2003 yılında Türkiye genelinde yaptığı bir araştırma 15-16 yaş arasında esrar, ecstasy gibi uyuşturucu maddelerin düşük oranda da olsa kullanılmakta olduğunu ortaya koyuyor.



Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'nün 2010 yılında İstanbul genelinde 154 okul ve 14-18 yaş grubundaki 31.272 öğrenci üzerinde yaptığı araştırma sonuçlarına göre; öğrencilerin %45,5'i tütün, %32,5'i alkol, %3,3'ü esrar, %2,4'ü uçucu maddeler kullanmakta.



Bir araştırmaya göre 16 yaş ve üstü ergenlerin %17,2’si hayatları boyunca en az bir kere esrar kullanmışlar, ecstasy kullanmakta olan ergenlerin %9,8'i ilk defa 13- 15 yaş arasında bu maddeyi kullandıklarını belirtmişler.



Aile ve Sosyal Araştırmalar Genel Müdürlüğü'nün yayımladığı 2008 yılında yapılan Türkiye Ergen Profili Araştırması'na göre 13-18 yaş grubu ergenlerin %19,59’u sigara kullanmakta.



Sigaraya başlama yaşı 12-17 arasında değişmekte.



13-18 yaş grubu sigara içenlerin oranlarına bakıldığında en yüksek sigara içme oranının %29,41 ile Batı Marmara’da olduğu görülmekte. Bunu %27,27 ile Doğu Marmara ve %23,87 ile İstanbul izlemekte.



Aynı araştırmaya göre 13-18 yaş grubu ergenlerde alkol kullanma oranının en yüksek olduğu bölge %23 ile Batı Marmara bölgesi. İkinci sırada % 19,2 ile Ege bölesi yer almakta,  İstanbul ise % 18’lik bir oranla üçüncü sırada. Bu yaş grubunda Türkiye genelinde alkol kullananların oranı ise %13,3.



Gençlikte kazanılan alışkanlıkların ve bağımlılıkların yetişkinlikte de sürdüğü düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo üzücüdür. Daha sağlıklı bir toplum için Türkiye Yeşilay Cemiyeti'nin tütün ve alkol başta olmak üzere bütün bağımlılık yapıcı madde ve eylemlere karşı yürüttüğü mücadele toplumun her kesimi tarafından desteklenmelidir.



Yeşilay Haftası etkilikleri:

Yeşilay Haftası boyunca her yıl olduğu gibi okullarda, basında, radyo ve televizyonlarda sigaranın, içkinin, uyuşturucun zararları anlatılacak. Başta sigara ve içki olmak üzere tüm kötü alışkanlıkların bırakılması için topluma çağrıda bulunulacak. İçkinin, uyuşturucunun yol açtığı kişisel, ailesel ve toplumsal felaketler anlatılacaktır.



Hafta boyunca bizler de bağımlılık yapıcı özellikteki sigara, içki, uyuşturucu gibi maddelerin zararlarını öğrenebilir, çevremize anlatabilir, bu tür maddeleri kullanan yakınlarımız varsa onları tedavi olmaları için özel ve resmi kurumlara yönlendirebiliriz.



Özellikle çevremizde henüz bu maddelerle tanışmamış olan gençler varsa onlarla bu maddelere/eylemlere özenmemeleri için açık, samimi, inandırıcı ve bilgilendirici konuşmalar yapabiliriz. Hayır demeyi öğrenmelerine ve doğru arkadaşlar seçmelerine yardımcı olabiliriz. Spor ve diğer sosyal faaliyetlere (sinema, tiyatro, resim, müzik vb.) yönlenmeleri için onları teşvik edebiliriz.



Öneriler:

Türkiye Yeşilay Cemiyeti'nin sigara, içki ve uyuşturucuya karşı mücadelesinin yanında; kumar, fuhuş, internet ve ekran(tv) bağımlılıklarına karşı da mücadele ediyor oluşunu takdir ediyoruz. Ancak toplumu ve gençliği tehdit eden tehlikeler bunlarla sınırlı değil ne yazık ki.


Obezite bütün dünyada olduğu gibi ülkemiz için de büyüyen bir tehlike. Obezitenin en önemli nedenlerinden biri de bağımlılık yapıcı özellikteki yiyecek ve içecekler. Yeşilay'ın gelecek yıllarda bu konuda da öncülük edeceğine şüphemiz yok. Rafine edilmiş ürünler(beyaz un, beyaz şeker vb) en az diğer bağımlılık oluşturan maddeler kadar tehlikeli bu konuda halkımızı dikkatli olmaya ve bilinçli tüketime davet ediyoruz.



Bağımlılıklar ile ilgili "Masum Gözüken Tehlike: Nargile" yazımızı da okumanızı tavsiye ederiz.   



Bağımlılıklardan arınmış,


Sağlıklı ve Kaliteli bir Yaşam dileklerimizle…

Medulla Vita

9 Ocak 2012 Pazartesi

Havuç Suyu ve Faydaları




Değerli okurlarımız,

Sağlığınıza olumlu katkı yapacak bilgilerle yeniden karşınızdayız!

Öncelikle 2012 yılının size ve sevdiklerinize sağlıklı ve kaliteli bir yaşam getirmesini diliyoruz. 

Bu yıl ilk yazımız günlük hayatınızda kolaylıkla uygulayabileceğiniz bir beslenme önerisi hakkında olacak.

Obezite ve kalp-damar hastalıklarının temelde hareketsiz yaşam tarzına, bunun yanında; yağdan ve rafine edilmiş karbonhidratlardan zengin, meyve ve sebzelerden fakir beslenme şekline bağlı olduğunu artık  biliyoruz. 

Yapılan araştırmalar, meyve ve sebzelerin ağırlıkta olduğu bir beslenme düzeninin, kalp-damar hastalıklarının önlenmesinde çok etkili bir rol oynadığını gösteriyor.

Texas A&M Üniversitesi bu konuda bir çalışma yapıyor ve genel beslenme tarzı değiştirilmeden, sadece günlük öğünlere eklenen bir besin öğesi ile kalp damar hastalıklarından korunmanın mümkün olup olmadığını araştırıyor.

Araştırma sonuçları olumlu gözüküyor. Buna göre kalp damar hastalıklarına karşı korunmada artık önemli bir yardımcımız daha var. Havuç suyu!


Havuç Suyu Büyük Tansiyonu (SYS) Düşürüyor!

Araştırmaya göre havuç suyu içmek vücuttaki antioksidan seviyesini artırarak ve lipit peroksidasyonunu azaltarak kalp damar sistemini koruyabilir.

Pek çok sebze ve meyveye nazaran havuç lif bakımından oldukça zengin, bunun yanında iyi bir karoten, C vitamini, E vitamini ve fenolik bileşik kaynağıdır. Antioksidan özelliği olan fenolik bileşiklerin damar hastalığı riskini azalttığı aynı zamanda toplam kolesterol ve kötü huylu kolesterol seviyelerinin azaltılmasına da yardımcı olduğu biliniyor.

Bunun için her sabah 1 bardak (480ml) taze sıkılmış havuç suyu içmek yeterli.

Yüksek tansiyonun kalp-damar hastalıklarının oluşumunda önemli bir etken olduğu bilinir. Havuç suyunda lif, potasyum, C vitamini ve nitrat bulunur. Nitrat, nitrik okside dönüşerek damarların genişlemesini sağlayabilmekte ve bu da havuç suyunun büyük tansiyonu (sys) düşürmesinde temel etken olabilmektedir. Havuç suyunda bulunan potasyum da bu süreçte yardımcı etmenlerden biri olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak her sabah 1 bardak (480ml) taze sıkılmış havuç suyu içmek büyük tansiyonunuzu düşürmek, vücudunuzdaki antioksidan miktarını artırmak ve lipit peroksidasyonunu azaltmak için oldukça yararlı olacaktır.

Ancak uzun yıllardır beslenme danışmanlığı üzerine yaptığımız çalışmalarımızdan biliyoruz ki, hiçbir besin maddesi insan sağlığı üzerinde tek başına mucizevi bir etki yaratamaz. Bu çalışma, günlük beslenme tarzında herhangi bir değişiklik yapılmamasına rağmen, havuç suyu tüketiminin büyük tansiyonu (sys) düşürmede etkili olduğunu göstermektedir.  Ancak aynı çalışma havuç suyu tüketiminin kolesterol ve trigliserid seviyelerinin düşürülmesinde olumlu bir katkısının olmadığını da ortaya koymaktadır. Bu durum havuç suyu tüketiminin kalp damar hastalıklarından korunmak için tek başına yeterli olmadığını gösteriyor.

Kalp damar hastalıklarından korunmak için öncelikle yapılması gereken her zaman altını çizdiğimiz gibi bilinçli bir yaşam tarzı değişikliğidir. Sebzelerden, meyvelerden ve liften zengin, yeterli ve dengeli şekilde kaliteli protein kaynaklarının tüketildiği, rafine karbonhidratların tüketiminin minimuma indirildiği ve düzenli bir egzersizin günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldiği bir yaşam tarzı sizi ömür boyu kalp-damar hastalıklarından koruyacaktır. Bütün bunlarla birlikte her gün içilen 1 bardak havuç suyu da size bu konuda destek olacaktır.



7 Ekim 2011 Cuma

Kilolarınızla Gerçekten Mutlu musunuz?




Yeni bir ayda yeniden birlikteyiz, 

Bu ay sizi biraz eskilere götürmek istiyoruz, 70'li yılları bazılarınız hatırlar ama eminiz pek çoğunuz o yıllardan kalan keyifli Yeşilçam filmlerini seyretmişsinizdir. Bu dönem filmlerinde karşımıza sık çıkan figürler bulunurdu. Zengin ama mutsuz kız, fakir ama mutsuz kız, hasta ve sürekli doktor kontrolünde olması gereken kız... Bütün bu mutsuz ve hasta insanların ortak noktası fiziken zayıf olmalarıydı. 

Bir de bunun zıttı vardı o dönemin filmlerinde, devamlı neşeli esprileri ve kahkahaları eksik olmayan aşçılar, hizmetliler, hayatın içinden insanlar vs.. Bu insanların da bir ortak özellikleri vardı, şişmanlık!

Ne ilginçtir ki, toplumda yıllar içinde oturmuş yargılardan biridir bu. Şişman insan hep neşelidir, hep iyi kalplidir, hep iyi niyetlidir diye düşünülür. Arkadaş çevrenizi, aile çevrenizi düşünün tanıdığınız kilo sorunu olan yakınlarınızı hep gülen yüzleri ve esprili yapıları ile hatırlayacaksınız. Peki bu gerçekten böyle mi şişman insanlar gerçekten çok neşeli, çok mutlu çok iyi kalpli insanlar mı?

Geçtiğimiz aylarda Amerikan Illinois Üniversitesi tarafından yayınlanan bir çalışma bunun gerçeği yansıtmadığını ortaya koyuyor ne yazık ki..

3600 kişi üzerinde yapılan bu araştırma obezitenin depresyon ile doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. 

Buna göre özellikle kadınlarda bel ölçüsü ile depresyon arasında paralel bir ilişki var.  Aynı şekilde beden kitle indeksi ile depresyon arasında da bir ilişki tespit edilmiş. Bel çevresi 88 cm’den geniş olan kadınlar ve bel  çevresi 102 cm’den geniş olan erkekler incelendiğinde özellikle bu gruba giren kadınların ağır depresyon riski altında oldukları görülmüş. Üstelik bel çevresi geniş olan kadınlar olmayanlara oranla iki kat daha fazla depresyona yakalanma riski taşıyorlar.

Kadınlarda, Beden Kitle İndeksi’ne göre Obez (1.Derecede Şişman)(BKİ 30-39 kg/m2) ve İleri derecede Obez (BKİ 40 kg/m2) olarak değerlendirilenlerin depresyona;  zayıf, normal kilolu ve hafif şişman olarak değerlendirilenlerden çok daha sık yakalandıkları da gözlenmiş.  

Araştırmaya göre erkeklerde, BKİ seviyeleri ya da Bel çevresi ölçüleri ile depresyon arasında doğrudan bir ilişki bulunamamış. Yani erkeklerde Beden kitle indeksine göre zayıf ya da normal kilolu olan ile ileri derecede obez olanlar arasında ya da bel çevresi 102 cm'den geniş olanlarla olmayanlar arasında depresyona yakalanma açısından anlamlı bir fark görülmüyor. 

Ancak her iki cinste de genel sağlık durumunun ve ekonomik durumun kötü olmasının da depresyon oranını artırdığı gözlenmiş.

Örneğin kalp-damar hastalıkları ve diyabet, depresyonda da ve obezitede de sık görülen sağlık sorunlarıdır, özellikle depresyon ve obezite bir arada bulunduğunda bu durum hastanın sağlık durumu ve iyileşme süreçleri üzerinde çok olumsuz bir etki yaratmaktadır.

Benzer bir çalışma California Tıbbi Araştırmalar Enstitüsü'nde de yapılmış ve bu sonuçları destekleyen bulgular elde edilmişti.

Bu araştırmalara baktığımızda, özellikle bel çevresi 88 cm'den geniş olan ve/veya BKİ 30 kg/m2'nin üzerinde olan kadınların, profesyonel destek alarak, sağlıklı beslenme, sağlık durumuna uygun egzersiz ve etkili kontrol ve destek ile kilo vermenin yanında, depresyondan da kurtulabilecekleri ve daha sağlıklı ve mutlu bir yaşama adım atabilecekleri sonucuna varabiliriz.

Çevrenizde böyle kişiler varsa destek almalarına öncü olarak daha sağlıklı ve kaliteli bir yaşama adım atmalarını sağlayabilirsiniz.


19 Eylül 2011 Pazartesi

Besin Tipleri ve Obezite


Sosyal yaşamın ayrılmaz parçalarından biri de, hoş sohbetler eşliğinde yenilen yemeklerdir. Öğrencilik yıllarında en keyifli sohbetlerin yapıldığı yerler genelde  ayak üstü atıştırmaların yapıldığı büfelerdir. Altın günlerinde sofraya dizilen çeşit çeşit yemekler evin hanımlarının maharetlerini misafirlerine göstermesinin etkili bir yolu olarak görülmüştür. İş hayatı ile birlikte ciddi ve uzun soluklu konuların konuşulduğu, kimi zaman stresli kimi zaman neşeli anların paylaşıldığı yemek masaları hayatlarımızda yerini bulur.

Önceki yazımızda değindiğimiz gibi açık havada yapılan etkinliklerde yemek yemek vazgeçilmezlerimizden biri olur. Aslında yemek yemek, sağlıklı bir yaşam için gerekli olan temel ihtiyaçlarımızın başında geldiğinden, hayatın hemen her alanında farklı şekil ve formlarda besinlerle sıklıkla karşılaşırız.

Beslenme kimileri için temel yaşamsal bir ihtiyacın karşılanması, kimilerine göre de bir zevktir. Ancak bilimsel araştırmalar yapıldıkça beslenmenin insan sağlığını etkileyen en önemli unsurlardan biri, belki de en önemlisi olduğu ortaya çıkmıştır. Yıllar içinde beslenme ve diyetetik biliminin oluşumu ile beraber besinler farklı tiplere ayrılmış ve insan bedenine her bir besinin nasıl etkiler yaptığı detaylı olarak araştırılmaya başlanmıştır.

Örneğin kırmızı et, şekerli tatlılar, yüksek yağlı besinler ve rafine edilmiş ürünlerin tüketildiği batı tipi beslenme uzun yıllar maddi durumu iyi olan insanların sağlıklı beslenme şekli olarak kabul görmüştür. Oysa bugün bu beslenme tarzının başta kalp damar hastalıkları olmak üzere pek çok sağlık sorununun temel etkeni olduğunu biliyoruz.

Ne yazık ki günümüzde dünya genelinde her 10 çocuk ve ergenden birinin obezite ya da fazla kilo sorunu yaşadığı tahmin edilirken, 2007-2008 yılları arasında yapılan Amerikan Ulusal Sağlık ve Beslenme Taraması Amerika’da yaşayan her 3 çocuk ve ergenden birinin fazla kilolu ya da obez olduğunu gösteriyor.

En son California Loma Linda Universitesi, Halk Sağlığı Okulu, Epidomiyoloji ve Biyoistatistik Bölümlerinin ortaklaşa yürüttüğü bir araştırma, çocukluk ve ergenlik döneminde görülen fazla kilo ve obezite sorununun tüketilen besin çeşitleri ile bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu örnek yalnız tüketilen miktarın değil, hangi besin tiplerinin tüketilmekte olduğunun da kilo alımı ile doğrudan bağlantılı olduğunu bizlere göstermektedir.

Araştırmaya göre sağlıklı beslenme ve egzersiz, kilo kontrolünün temel direkleridir. Çalışmalar, televizyon karşısında hareketsiz şekilde saatlerini geçiren ve bu sırada yağ ve şeker bakımından zengin, kalsiyum bakımından fakir abur cuburlar tüketen, meyve tüketimi düşük olan çocuk ve ergenlerin kilo sorunu ile daha çok karşılaştıklarını; buna karşın sebze ağırlıklı beslenen, hareketlilikleri fazla olan çocukların daha ince oldukları ve kilo sorunu yaşamadıklarını gösteriyor.

Lif oranı yüksek, yağ oranı düşük bitkisel besinlerin dengeli şekilde tüketimi fazla kilo ve obezite sorununa karşı etkili bir çözüm olabilir. Günlük beslenmede tüketilen yiyecek türleri Beden Kitle İndeksi* ’nin normal kabul edilen sınırlar içinde kalmasını sağlayabilir.

Bu araştırmaya göre besinler 7 gruba ayrılabilir:

Kabuklu Yemişler (Fındık, ceviz, badem, fıstık, fıstık ezmesi vs)

Kabuklu yemişler yağdan zengin oldukları halde trans yağ ve doymuş yağ içerikleri düşük olduğundan tok tutucu bir özelliğe sahipler ve kilo kontrolünde oldukça yardımcı etkileri var.

2000 yılında Perdue Üniversitesinde yapılan bir çalışma yer fıstığının açlık hissini bastırdığını ve sonraki gıda alımını azalttığını göstermektedir.

Tahıllar (Kahvaltılık gevrek, kraker, ekmek, bisküvi, kek, krep, tost, waffle, makarna, noodle, müsli vs)

Meyveler (Elma, narenciye, muz ve diğer meyveler, konserve meyveler, kuru üzüm, kurutulmuş meyve, portakal suyu, diğer meyve suları vs)

Sebzeler (Sebze salatası, havuç, kereviz, patates, yeşil fasulye, fasulye çeşitleri, pişmiş sebze vs)
Bu araştırma bitkisel ağırlıklı beslenmenin kilo kontrolünde yararlı ve obeziteye karşı etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Tahıl, kabuklu yemişler ve sebze grubundaki besinlerin tüketilmesi obezite ve fazla kilo alımına karşı koruyucu etki gösteriyor. 

Araştırma sonuçları beslenme ile ihtiyaç kadar tüketilen doğal bitkisel yağların, kilo alımı üzerinde anlamlı bir katkısı olmadığını gösteriyor.

Süt ürünleri (Tam yağlı süt, tam yağlı çikolatalı süt, tam yağlı süzme peynir, tam yağlı peynir çeşitleri, tam yağlı yoğurt, puding, dondurma, dondurulmuş yoğurt, milkshake vs)

Araştırma, tam yağlı ve şeker içeren süt ürünlerinin (Puding, dondurma, milkshake, vs) kilo alımına doğrudan neden olarak obeziteye davetiye çıkardığını gösteriyor.

Etler (Yumurta, sosis, hamburger köftesi, biftek, rozbif, kızarmış tavuk, tavuk, pastırma, jambon, balık vs)

Araştırmada et, balık, yumurta ve meyvelerin kilo alımı üzerine anlamlı bir etkisi gözlenmemiş. Ancak lif ve proteinden zengin olan besinlerin tüketilmesi acıkma hissinin daha az hissedilmesine yardımcı olduğu belirtiliyor.

Besin öğesi düşük kalorisi yüksek gıdalar (Meyve kokteyli, şekerli çörekler (donut vb.), cips, patates kızartması, kurabiye, kek, turta vs) 

Ayrıca bu grupların bazıları karıştırılarak yeni gruplar da oluşturulabilir. Örneğin et ve tahıllar (taco, pizza, hamburger vs), et ve sebze (çorba, güveç vs),  Besin öğesi düşük kalorisi yüksek gıdalar ve süt ürünleri (dondurma çubukları vs), Besin öğesi düşük kalorisi yüksek gıdalar ve tahıl (dondurma külahı vs)

Konuya yönelik Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin yayınladığı bir araştırma, kalorisi düşük beslenmenin kilo kontrolü ve sağlıklı zayıflama için oldukça önemli olduğunu ortaya koymaktadır.

Buna göre sebze, meyve, fındık, süt ürünleri, yumurta akı, buğday ve soya proteinleri ve yağsız et tüketilmelidir. Buna karşın işlenmiş gıdalar, rafine karbonhidrat açısından zengin, şeker ve kısmen hidrojenize yağlar tamamen beslenmeden çıkartılmalıdır.

Araştırmaların sonuçlarına göre belirtilen besin gruplarından sağlıklı olanları tüketmeyi tercih etmeniz kilo kontrolü ve sağlıklı beslenme açısından size yardımcı olacaktır.


_______________________________________________________________________

* Beden Kitle İndeksi (BKİ) : İngilizcesi Body Mass Index (BMI) Vücut kitle indeksi (VKİ) olarak da bilinmekedir. En yaygın kullanılan vücut ağırlığı değerlendirme ölçüsüdür. Vücut ağırlığının (kg) ve boy uzunluğunun (metre) cinsinden karesine bölünmesiyle hesaplanır. Ölçüm sonucu açısından 19'un altındaki kişiler  zayıf, 19- 25 arasındakiler normal, 25- 30 arasındakiler kilolu ve 30'un üzerindeki kişiler şişman (obez) olarak kabul edilmektedir.